Melih Gökçek'in dostluğu menfaati bitinceye kadardır

Melih Gökçek'in dostluğu menfaati bitinceye kadardır

BİR SİYASET HATIRASI: “O MELİH VAR YA, MELİH…”

Mehmet Akyol
03 Eylül 2026, 00:20
102 görüntüleme

Siyasetin hafızası vardır.

 

Bugün söylenenler yarın unutulabilir; fakat dün yaşananlar, özellikle de bizzat şahit olunan hadiseler, insanın zihninde kolay kolay silinmez. Yıllar geçer, makamlar değişir, iktidarlar el değiştirir, isimler büyür veya küçülür… Ama insanın hafızasına kazınan bazı sahneler vardır ki zamanı aşar.

Benim Melih Gökçek'le ilgili hafızam da işte böyle bir hikâyedir.

Bugünlerde kamuoyunda onun mal varlığına ilişkin tartışmalar yeniden gündeme geliyor. Kendisi “Benim mal varlığım yok.” diyorsa, elbette bu sözün hukuki ve siyasi sorumluluğu kendisine aittir. Fakat asıl mesele, yalnızca kişinin kendi üzerine kayıtlı malı olup olmadığı değildir.

Asıl soru şudur:

Bir siyasetçinin siyasi hayatı boyunca ailesinin, yakınlarının ve çevresinin ekonomik ve siyasi yükselişi hakkında kamuoyuna ne söylemesi gerekir?

Bu sorunun cevabı, dedikodularla değil; belgelerle, kayıtlarla ve şeffaflıkla verilmelidir.

Benim anlatacağım ise başka bir şeydir.

Benim anlatacağım, yıllar önce bizzat içinde bulunduğum siyasi atmosferden hafızamda kalan yüzlercesinin birkaçıdır. 

Bir nevi hikaye gibi görünse de, Ankara siyasetinin nasıl şekillendiğini anlamak bakımından bugün bile düşündürücüdür.

DEMETEVLER'DEN ANKARA'NIN ZİRVESİNE

Melih Gökçek'i siyasetin en güçlü makamlarında görmeden çok önce tanıyanlardanım.

O yıllarda Demetevler 11. Cadde'de yumurta, kırık bisküvi ve benzeri küçük ürünler sattığı günlerini hatırlıyorum.

Öyle büyük bir dükkân, gösterişli bir mağaza veya bugünkü anlamıyla kurumsal bir ticari yapı değildi. Merkez İş Hanı'nın merdiven altını andıran bir yerde, serili ürünlerle yapılan küçük çaplı bir satış yeri. 

O günlerde kimse, o küçük tezgâhın başındaki adamın yıllar sonra Ankara siyasetinin en tartışmalı ve en güçlü isimlerinden biri hâline geleceğini elbette bilemezdi.

Hayat bazen insana ne garip cilveler hazırlar.

Bir insanın nereden nereye geldiğini görmek, siyasetin yalnızca sandıktan ibaret olmadığını da öğretir.

Çünkü siyaset bazen seçimden önce başlar.

Bazen bir telefonla…

Bazen bir tavsiyeyle…

Bazen bir dostluğun ısrarıyla…

Bazen de birilerinin bir isim üzerinde ısrar etmesiyle.

KEÇİÖREN ADAYLIĞI: “PEK İÇİME SİNMİYOR…”

Belediye seçimleri için aday belirleme çalışmaları yapılıyordu.

Ben de Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mehmet Altınsoy'la birlikte Ankara'nın en ücra köşelerine kadar gidiyor, vatandaşın nabzını tutuyor, adaylar üzerinde değerlendirmeler yapıyorduk.

Yeni bir sistemle ilçe belediyeleri ihdas edilmiş, adayların büyük bölümü belirlenmişti.

Ancak Keçiören henüz çözülmemişti.

Bir gün aynı otomobille Yahyalar semtine doğru giderken, rahmetli Mehmet Altınsoy'la adaylıklar üzerinde konuşuyorduk.

Derken araç telefonu çaldı.

Arayan ANAP Genel Başkan Yardımcısı Halil Şıvgın'dı.

Telefon görüşmesi sona erdi.

Altınsoy bana dönerek, Keçiören için bir aday üzerinde durulduğunu söyledi.

Sonra da Melih Gökçek hakkında kendi değerlendirmesini yaptı.

Hatırladığım kadarıyla sözlerinin özü şuydu:

Bu Melih'i uzaktan uzağa tanırım. Geçimsiz bir adam olduğunu söylerler. Halil ısrar ediyor. Daha önce de görüştük. Pek benim içime sinmiyor ama artık kabul edeceğiz.”

Bu cümleyi yıllar sonra bile hatırlamamın sebebi, siyasette aday belirleme süreçlerinin nasıl işlediğini göstermesidir.

Çünkü bazen bir insanı makamına getiren şey yalnızca onun kendi gücü değildir.

Arkasındaki insanların ısrarı, referansı ve siyasi desteği de önemlidir.

SEÇİM KAZANILDI, ASIL HİKÂYE ONDAN SONRA BAŞLADI

Aday belirleme çalışmaları tamamlandı.

Seçim propaganda dönemi başladı.

ANAP Ankara'da ezici bir başarı elde etti.

Ben de kontenjandan Keçiören İl Genel Meclisi'ne seçildim.

Seçimden yaklaşık beş gün sonra ilçe başkanı, seçilmiş belediye başkanı, il genel meclisi üyeleri ve belediye meclisi üyelerini bir araya getiren bir tanışma toplantısı düzenledi.

     Toplantıda belediye başkanı, ilçenin sorunlarından ve yapılacak hizmetlerden söz ediyordu.

     Herkes dikkatle dinliyordu.

Derken Melih Gökçek bir gerekçeyle toplantıdan dışarı çıktı.

İşte o anda salondaki havanın birden değiştiğini hatırlıyorum.

Bazıları birbirine bakıyor, bazıları şaşkınlığını gizleyemiyordu.

Daha ilk günlerden birtakım insanların onunla ilgili kanaatleri oluşmuştu.

Ben ise zaten başından beri mesafeli duruyordum.

Çünkü siyasetçinin makamı kadar karakteriyle de ölçülmesi gerektiğine inanıyordum.

                    ***

Benim çalışma alanım da farklıydı. İl Genel Meclisi valilik binasında bulunuyordu. Üstelik grup başkanlığı görevini yürütüyordum.

Dolayısıyla makam ilişkilerinden çok, işin kendisine odaklanmayı tercih ediyordum.

“LİMONU ESNAF SATSIN, SEN İŞİNE BAK…”

Fakat yıllar geçse de hafızalarımda iz bırakan –unutmadığım- bir başka olay daha var.

Keçiören'de bir açılış töreni düzenlenmişti.

Rahmetli Turgut Özal da beraberindeki arkadaşlarıyla birlikte açılışa gelm

Keçiörenliler Özal'a büyük ilgi göstermişti.

Tören tamamlandı.

Kalabalık dağılmaya başladı.

Özal makam aracına bindi.

Aracın içinde Mehmet Altınsoy, Halil Şıvgın ve Melih Gökçek de vardı.

Mehmet Altınsoy'un bana daha sonra anlattığına göre, Özal bir noktada Melih Gökçek'e dönerek, ilçede vatandaşlardan birinin onun limon ve benzeri ürünler sattığı konusunda şikâyette bulunduğunu söylemiş ve kabaca şu uyarıyı yapmıştı:

Satış işini esnaf yapsın, sen işine bak.”

Bugünden geriye baktığımda bu küçük gibi görünen olayın aslında çok daha büyük bir anlam taşıdığını düşünüyorum.

Çünkü siyaset yalnızca makam sahibi olmak değildir.

Makamın getirdiği sorumluluğu bilmektir.

Sınırlarını bilmektir.

Kimin hangi işi yapması gerektiğini bilmektir.

Ve en önemlisi, gücün insanı değiştirmesine izin vermemektir.

FAKAT ASIL SÖZ ARABANIN İÇİNDE SÖYLENMİŞ

Asıl dikkat çekici bölüm ise bundan sonra geliyor.

Altınsoy'un bana anlattığına göre, araç içerisinde karşılıklı konuşmalar sırasında Melih Gökçek, Halil Şıvgın hakkında beklenmedik bir çıkış yapıyor ve Halil Şıvgın'ın ilçenin işlerine fazla müdahil olduğundan ve huzuru bozduğundan söz ediyor, yani alenen şikayet ediyordu.

Oysa ironik olan şudur:

Keçiören Belediye Başkanlığı adaylığının önünü açmak için ısrar eden en önemli isim Halil Şıvgın'dı.

Yani siyasi hayatın o tuhaf cilvesi burada da karşımıza çıkıyordu:

Dün sizin için kapıyı açan insan, bugün sizin tarafınızdan eleştirilebiliyordu.

Bu hadise bana yıllar önce çok önemli bir gerçeği öğretmişti:

Siyasette vefa, makamdan daha değerlidir.

Çünkü makam geçicidir.

İnsan ilişkileri ise insanın gerçek karakterini ortaya çıkarır.

“O MELİH VAR YA, MELİH…”

Bir gün Mehmet Altınsoy'la sohbet ederken kendisine dönüp, Büyükşehir Belediyesi çalışmalarını özellikle de parti içinde kuruluşundan itibaren -aynı zamanda kurucu olan- Muzaffer Atılgan'la ilgili çalışma ortamını sordum.

Altınsoy'un verdiği cevap ise bugün bile hafızamda:

Atılgan'ın siyaseti ve bürokrasiyi yeterince bilmeyen bir insan olduğunu, zaman zaman yanlış veya olumsuz taleplerde bulunduğunu; ancak ikna edilmesinin çok zor olmadığını söyledi.

Sonra sözünü şöyle bağladı:

“Asıl öteki… Onu idare etmek hiç kolay değil. O Melih var ya, Melih…”  dedi.

Bazen bir insan hakkında söylenen uzun uzun cümlelerden çok, tek bir cümle daha fazla şey anlatır.

O Melih var ya, Melih…”

Bu söz, benim hafızamda yalnızca bir siyasi figürün adı olarak kalmadı;

Yerel manada çalışmaların ve bir dönemin Ankara siyasetinin ruhunu anlatan bir cümleye dönüştü.

MAKAM İNSANI BÜYÜTMEZ

İnsanı makam büyütmez.

Makam, insanın ne olduğunu görünür hâle getirir.

Kimi insan makam geldiğinde küçülür.

Kimi insan makam geldiğinde büyür.

Kimi insan ise makamı kendisinin sanır.

İşte en büyük yanılgı budur.

Çünkü makam emanettir.

Belediye başkanlığı emanettir.

Milletvekilliği emanettir.

Bakanlık emanettir.

Devlet görevi emanettir.

Ve emanetin hesabı vardır.

Bugün geçmişe baktığımda, Ankara siyasetinin bir dönemine damgasını vuran isimlerin nasıl ortaya çıktığını yeniden düşünüyorum.

Kim kimi destekledi?

Kim kimin önünü açtı?

Kim kimin yanında durdu?

Kim yükselirken kimleri geride bıraktı?

Kimler dün dostken bugün unutuldu?

Bütün bunlar siyasi tarihin görünmeyen tarafıdır.

Ve dün nasıl huysuzluğuna devam ediyorsa yine aynı güzergahı takip ediyor ve berbat ettiği idarecilik vasfının hali hazırda dürüstlük abidesi Mansur Yavaş’a çamur atmakla geçiriyor ömrünü. 

 

MAL VARLIĞINDAN DAHA BÜYÜK BİR MESELE VAR

Bugün “Mal varlığım yok.” denildiğinde tartışma yalnızca tapu kayıtlarından ibaret değildir.

Asıl mesele şeffaflıktır.

Bir siyasetçinin kendi mal varlığının yanı sıra ailesiyle, yakınlarıyla, ekonomik ilişkileriyle ve siyasi çevresiyle ilgili kamuoyunda oluşan sorulara açık ve belgeli cevap verebilmesidir.

Eğer ortada bir iddia varsa, belge ortaya konur.

Eğer iddia yanlışsa, belgelerle çürütülür.

Eğer doğruysa, gereği yapılır.

Demokrasinin temizliği buradan başlar.

Çünkü vatandaşın sorduğu soru aslında çok basittir:

Sen ne kazandın?” değil; “Çocukların hangi işin başındaydı, nerede kazandılar da bu kadar serveti oluşturdular ? 

Ve bundan daha önemlisi:

Devlet görevi ile özel menfaat arasında hiçbir gölge kalmadığını bize gösterebilir misin?”

Siyasetçinin vermesi gereken cevap budur.

BENİM DERDİM MELİH DEĞİL, SİSTEM

Şunu özellikle belirtmek isterim:

Benim meselem yalnızca Melih Gökçek değildir.

Melih Gökçek, benim için daha büyük bir meselenin sembollerinden biridir.

Benim çok önem verdiğim mesele şudur:

Türkiye'de siyaset neden insanları değiştirmek yerine bazen insanları güç zehirlenmesine sürükleyebiliyor?

Neden bazı siyasetçiler kendilerine yapılan iyiliği unutuyor?

Neden makam sahibi olanlar çevrelerini liyakat yerine sadakat üzerinden oluşturuyor?

Neden siyasi himaye, zaman zaman liyakatin önüne geçebiliyor?

Ve Melih Gökçek olayında olduğu gibi neden vatandaş, yıllar sonra da olsa dönüp baktığında aynı isimlerin etrafında aynı soruları sormaya devam ediyor?

Bunlar kişisel hesaplaşma soruları değildir.

Bunlar demokrasi sorularıdır.

BU HİKÂYE DAHA BİTMEDİ, BAŞLAMADIM Kİ BİTSİN 

Ben bugün yalnızca hafızamda kalan birkaç sahneyi anlattım.

Demetevler'deki küçük satış yerinden Keçiören Belediye Başkanlığı adaylığına…

Rahmetli BİR SİYASET HATIRASI: “O MELİH VAR YA, MELİH…”

Siyasetin hafızası vardır.

Bugün söylenenler yarın unutulabilir; fakat dün yaşananlar, özellikle de bizzat şahit olunan hadiseler, insanın zihninde kolay kolay silinmez. Yıllar geçer, makamlar değişir, iktidarlar el değiştirir, isimler büyür veya küçülür… Ama insanın hafızasına kazınan bazı sahneler vardır ki zamanı aşar.

Benim Melih Gökçek'le ilgili hafızam da işte böyle bir hikâyedir.

Bugünlerde kamuoyunda onun mal varlığına ilişkin tartışmalar yeniden gündeme geliyor. Kendisi “Benim mal varlığım yok.” diyorsa, elbette bu sözün hukuki ve siyasi sorumluluğu kendisine aittir. Fakat asıl mesele, yalnızca kişinin kendi üzerine kayıtlı malı olup olmadığı değildir.

Asıl soru şudur:

Bir siyasetçinin siyasi hayatı boyunca ailesinin, yakınlarının ve çevresinin ekonomik ve siyasi yükselişi hakkında kamuoyuna ne söylemesi gerekir?

Bu sorunun cevabı, dedikodularla değil; belgelerle, kayıtlarla ve şeffaflıkla verilmelidir.

Benim anlatacağım ise başka bir şeydir.

Benim anlatacağım, yıllar önce bizzat içinde bulunduğum siyasi atmosferden hafızamda kalan bir hikâyedir.

Ve bu hikâye, Ankara siyasetinin nasıl şekillendiğini anlamak bakımından bugün bile düşündürücüdür.

 

DEMETEVLER'DEN ANKARA'NIN ZİRVESİNE

 

Melih Gökçek'i siyasetin en güçlü makamlarında görmeden çok önce tanıyanlardanım.

O yıllarda Demetevler 11. Cadde'de yumurta, kırık bisküvi ve benzeri küçük ürünler sattığı günlerini hatırlıyorum.

Öyle büyük bir dükkân, gösterişli bir mağaza veya bugünkü anlamıyla kurumsal bir ticari yapı değildi. Merkez İş Hanı'nın merdiven altını andıran bir yerde, serili ürünlerle yapılan küçük çaplı bir satış…

O günlerde kimse, o küçük tezgâhın başındaki adamın yıllar sonra Ankara siyasetinin en tartışmalı ve en güçlü isimlerinden biri hâline geleceğini elbette bilemezdi.

Hayat bazen insana ne garip cilveler hazırlar.

Bir insanın nereden nereye geldiğini görmek, siyasetin yalnızca sandıktan ibaret olmadığını da öğretir.

Çünkü siyaset bazen seçimden önce başlar.

Bazen bir telefonla…

Bazen bir tavsiyeyle…

Bazen bir dostluğun ısrarıyla…

Bazen de birilerinin bir isim üzerinde ısrar etmesiyle.

 

KEÇİÖREN ADAYLIĞI: “PEK İÇİME SİNMİYOR…”

 

Belediye seçimleri için aday belirleme çalışmaları yapılıyordu.

Ben de Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mehmet Altınsoy'la birlikte Ankara'nın en ücra köşelerine kadar gidiyor, vatandaşın nabzını tutuyor, adaylar üzerinde değerlendirmeler yapıyorduk. Yeni bir sistemle ilçe belediyeleri ihdas edilmiş, adayların büyük bölümü belirlenmişti.

Ancak Keçiören henüz çözülmemişti. Bir gün aynı otomobille Yahyalar semtine doğru giderken, rahmetli Mehmet Altınsoy'la adaylıklar üzerinde konuşuyorduk.

 

Derken araç telefonu çaldı. Arayan ANAP Genel Başkan Yardımcısı Halil Şıvgın'dı.

 

Telefon görüşmesi sona erdi. Altınsoy bana dönerek, Keçiören için bir aday üzerinde durulduğunu söyledi. Sonra da Melih Gökçek hakkında kendi değerlendirmesini yaptı. Hatırladığım kadarıyla sözlerinin özü şuydu:

“Bu Melih'i uzaktan uzağa tanırım. Geçimsiz bir adam olduğunu söylerler. Halil ısrar ediyor. Daha önce de görüştük. Pek benim içime sinmiyor ama artık kabul edeceğiz.”

    Bu cümleyi yıllar sonra bile hatırlamamın sebebi, siyasette aday belirleme süreçlerinin nasıl işlediğini göstermesidir. Çünkü bazen bir insanı makamına getiren şey yalnızca onun kendi gücü değildir. Arkasındaki insanların ısrarı, referansı ve siyasi desteği de önemlidir.

 

SEÇİM KAZANILDI, ASIL HİKÂYE SONRA BAŞLADI

 

Aday belirleme çalışmaları tamamlandı. Seçim propaganda dönemi başladı.

 

ANAP Ankara'da ezici bir başarı elde etti. Ben de kontenjandan Keçiören İl Genel Meclisi'ne seçildim.Seçimden yaklaşık beş gün sonra ilçe başkanı, seçilmiş belediye başkanı, il genel meclisi üyeleri ve belediye meclisi üyelerini bir araya getiren bir tanışma toplantısı düzenlendi.

Toplantıda belediye başkanı, ilçenin sorunlarından ve yapılacak hizmetlerden söz ediyordu. Herkes dikkatle dinliyordu.

Derken Melih Gökçek bir gerekçeyle toplantıdan dışarı çıktı. İşte o anda salondaki havanın birden değiştiğini hatırlıyorum. Bazıları birbirine bakıyor, bazıları şaşkınlığını gizleyemiyordu. Daha ilk günlerden birtakım insanların onunla ilgili kanaatleri oluşmuştu. Ben ise zaten başından beri mesafeli duruyordum. Çünkü siyasetçinin makamı kadar karakteriyle de ölçülmesi gerektiğine inanıyordum. Benim çalışma alanım da farklıydı. İl Genel Meclisi valilik binasında bulunuyordu. Üstelik grup başkanlığı görevini yürütüyordum.  Dolayısıyla makam ilişkilerinden çok, işin kendisine odaklanmayı tercih ediyordum.

“LİMONU ESNAF SATSIN, SEN İŞİNE BAK…”

Fakat yıllar geçse de unutmadığım bir başka olay daha var. Keçiören'de bir açılış töreni düzenlenmişti. Rahmetli Turgut Özal da beraberindeki arkadaşlarıyla birlikte açılışa gelmişti. Keçiörenliler Özal'a büyük ilgi göstermişti. Tören tamamlandı. Kalabalık dağılmaya başladı.

 

Özal makam aracına bindi. Aracın içinde Mehmet Altınsoy, Halil Şıvgın ve Melih Gökçek de vardı. Mehmet Altınsoy'un bana daha sonra anlattığına göre, Özal bir noktada Melih Gökçek'e dönerek, ilçede vatandaşlardan birinin onun limon ve benzeri ürünler sattığı konusunda şikâyette bulunduğunu söylemiş ve kabaca şu uyarıyı yapmıştı:

 

“Satış işini esnaf yapsın, sen işine bak.”

 

Bugünden geriye baktığımda bu küçük gibi görünen olayın aslında çok daha büyük bir anlam taşıdığını düşünüyorum.

 

Çünkü siyaset yalnızca makam sahibi olmak değildir. Makamın getirdiği sorumluluğu bilmektir. Sınırlarını bilmektir. Kimin hangi işi yapması gerektiğini bilmektir. Ve en önemlisi, gücün insanı değiştirmesine izin vermemektir.

 

FAKAT ASIL SÖZ ARABANIN İÇİNDE SÖYLENMİŞ

 

Asıl dikkat çekici bölüm ise bundan sonra geliyor. Altınsoy'un bana anlattığına göre, araç içerisinde karşılıklı konuşmalar sırasında Melih Gökçek, Halil Şıvgın hakkında beklenmedik bir çıkış yapıyor. Halil Şıvgın'ın ilçenin işlerine fazla müdahil olduğundan ve huzuru bozduğundan söz ediyor. Oysa ironik olan şudur: Keçiören Belediye Başkanlığı adaylığının önünü açmak için ısrar eden isimlerden biri yine Halil Şıvgın'dı.

Yani siyasi hayatın o tuhaf cilvesi burada da karşımıza çıkıyordu: Dün sizin için kapıyı açan insan, bugün sizin tarafınızdan eleştirilebiliyordu.

Bu hadise bana yıllar önce çok önemli bir gerçeği öğretmişti: Siyasette vefa, makamdan daha değerlidir. Çünkü makam geçicidir.

İnsan ilişkileri ise insanın gerçek karakterini ortaya çıkarır.

 

“O MELİH VAR YA, MELİH…”

 

Bir gün Mehmet Altınsoy'la sohbet ederken kendisine dönüp, dönemin Ankara siyasetinde etkili isimlerinden Atılgan'la ilgili çalışma ortamını sordum. Altınsoy'un verdiği cevap ise bugün bile hafızamda: Atılgan'ın siyaseti ve bürokrasiyi yeterince bilmeyen bir insan olduğunu, zaman zaman yanlış veya olumsuz taleplerde bulunduğunu; ancak ikna edilmesinin çok zor olmadığını söyledi.

Sonra sözünü şöyle bağladı: “Asıl öteki… Onu idare etmek hiç kolay değil. O Melih var ya, Melih…”

Bazen bir insan hakkında söylenen uzun uzun cümlelerden çok, tek bir cümle daha fazla şey anlatır. “O Melih var ya, Melih…” Bu söz, benim hafızamda yalnızca bir siyasi figürün adı olarak kalmadı. Bir dönemin Ankara siyasetinin ruhunu anlatan bir cümleye dönüştü.

 

MAKAM İNSANI BÜYÜTMEZ

 

İnsanı makam büyütmez. Makam, insanın ne olduğunu görünür hâle getirir. Kimi insan makam geldiğinde küçülür. Kimi insan makam geldiğinde büyür. Kimi insan ise makamı kendisinin sanır. İşte en büyük yanılgı budur. Çünkü makam emanettir. Devlet görevi emanettir. Ve emanetin hesabı vardır. Bugün geçmişe baktığımda, Ankara siyasetinin bir dönemine damgasını vuran isimlerin nasıl ortaya çıktığını yeniden düşünüyorum.

 

Kim kimi destekledi? Kim kimin önünü açtı? Kim kimin yanında durdu? Kim yükselirken kimleri geride bıraktı? Kimler dün dostken bugün unutuldu? Bütün bunlar siyasi tarihin görünmeyen tarafıdır.

 

MAL VARLIĞINDAN DAHA BÜYÜK BİR MESELE VAR

 

Bugün “Mal varlığım yok.” denildiğinde tartışma yalnızca tapu kayıtlarından ibaret değildir. Asıl mesele şeffaflıktır. Bir siyasetçinin kendi mal varlığının yanı sıra ailesiyle, yakınlarıyla, ekonomik ilişkileriyle ve siyasi çevresiyle ilgili kamuoyunda oluşan sorulara açık ve belgeli cevap verebilmesidir. Eğer ortada bir iddia varsa, belge ortaya konur. Eğer iddia yanlışsa, belgelerle çürütülür. Demokrasinin temizliği buradan başlar.

    Çünkü vatandaşın sorduğu soru aslında çok basittir: “Sen ne kazandın?” değil; “Bu servet nasıl oluştu?” Ve bundan daha önemlisi: “Devlet görevi ile özel menfaat arasında hiçbir gölge kalmadığını bize gösterebilir misin?” Siyasetçinin vermesi gereken cevap budur.

 

BENİM DERDİM MELİH DEĞİL, SİSTEM…

 

Şunu özellikle belirtmek isterim: Benim meselem yalnızca Melih Gökçek değildir. Melih Gökçek, benim için daha büyük bir meselenin sembollerinden biridir.

 

O mesele şudur: Türkiye'de siyaset neden insanları değiştirmek yerine bazen insanları güç zehirlenmesine sürükleyebiliyor?

Neden bazı siyasetçiler kendilerine yapılan iyiliği unutuyor? Neden makam sahibi olanlar çevrelerini liyakat yerine sadakat üzerinden oluşturuyor?

Neden siyasi himaye, zaman zaman liyakatin önüne geçebiliyor?

Ve neden vatandaş, yıllar sonra dönüp baktığında aynı isimlerin etrafında aynı soruları sormaya devam ediyor?

 

Bunlar kişisel hesaplaşma soruları değildir. Bunlar demokrasi sorularıdır.

 

BU HİKÂYE DAHA BİTMEDİ

 

Ben bugün yalnızca hafızamda kalan birkaç sahneyi anlattım.  Demetevler'deki küçük satış yerinden Keçiören Belediye Başkanlığı adaylığına…

Halil Şıvgın'ın ısrarından Mehmet Altınsoy'un tereddütlerine…

 

Rahmetli Özal'ın makam aracındaki uyarısından, yıllar sonra Ankara'nın en güçlü siyasi figürlerinden biri hâline gelen Melih Gökçek'e kadar uzanan bir hikâye bu. Fakat hikâye burada bitmiyor. Çünkü Ankara siyasetinin yakın tarihinde daha anlatılmamış çok şey var.

 

Kimler kimlerin önünü açtı? Kimler hangi makamları hangi ilişkiler sayesinde elde etti? Dün kimin elinden tutanlar, bugün neden unutuldu?

 

Ve en önemlisi: Bir insanın siyasi yükselişi, onun karakterini mi değiştirir; yoksa makam sadece zaten var olan karakteri mi görünür hâle getirir?

 

Benim kanaatim nettir: Makam insanı değiştirmez; makam, insanın gerçek yüzünü büyütür. Bu nedenle bazı isimleri anlamak için onların bugün ne söylediklerine değil, dün nasıl davrandıklarına bakmak gerekir. Çünkü siyasetçinin gerçek karnesi seçim afişlerinde değil, insan ilişkilerinde yazılıdır. Ve bazen yıllar önce söylenmiş tek bir cümle, onlarca seçim sonucundan daha öğretici olabilir:

 

O Melih var ya, Melih…”

 

Devam edecek…'ın ısrarından Mehmet Altınsoy'un tereddütlerine… Özal'ın makam aracındaki uyarısından, yıllar sonra Ankara'nın en güçlü siyasi figürlerinden biri hâline gelen Melih Gökçek'e kadar uzanan bir hikâye bu. Fakat hikâye burada bitmiyor. Çünkü Ankara siyasetinin yakın tarihinde ve özellikle de Melih Gökçe ile ilgili olarak daha anlatılmamış çok şey var.

    Kimler kimlerin önünü açtı? Kimler hangi makamları hangi ilişkiler sayesinde elde etti? * Dün kimin elinden tutanlar, bugün neden unutuldu?

 

Ve en önemlisi: Bir insanın siyasi yükselişi, onun karakterini mi değiştirir; yoksa makam sadece zaten var olan karakteri mi görünür hâle getirir?

 

Benim kanaatim nettir:

 

Makam insanı değiştirmez; makam, insanın gerçek yüzünü büyütür.

 

Bu nedenle bazı isimleri anlamak için onların bugün ne söylediklerine değil, dün nasıl davrandıklarına bakmak gerekir. Çünkü siyasetçinin gerçek karnesi seçim afişlerinde değil, insan ilişkilerinde yazılıdır. Ve bazen yıllar önce söylenmiş tek bir cümle, onlarca seçim sonucundan daha öğretici olabilir:

 

        “O Melih var ya, Melih…”

 

Devam edecek…

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!