Orta Doğu'nun Güvenlik Haritası Karadan Denize Kayıyor
SON DAKİKA

Orta Doğu'nun Güvenlik Haritası Karadan Denize Kayıyor

Dr. Tunç Demirtaş, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması üzerinden Orta Doğu’da güvenlik anlayışının kara sınırlarından deniz, enerji ve ticaret koridorlarına kayışını; Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na uzanan yeni güvenlik mimarisini Fokus+ için kaleme aldı

Mehmet Akyol
07 Ağustos 2026, 22:22
2 görüntüleme

7 Ağustos'ta Mekke'de imzalanan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Ortak Savunma Anlaşması ilk okumada üç ülkenin askeri iş birliğini derinleştiren bir metin gibi durmaktadır. Oysa anlaşmanın asıl anlamı imza atan başkentlerden ziyade, korumayı taahhüt ettiği coğrafyada aranmalıdır. Günümüzde Orta Doğu'da değişen durum güvenliğin hangi harita üzerinden tanımlandığıdır.

ABD Çekilmiyor, Tekelini Kaybediyor

Onlarca yıl boyunca Körfez güvenliğinin denklemi sadeydi. Washington askeri garantiyi üstlenir, bölge ülkeleri enerji arzının sürekliliğini taahhüt ederdi. 1945'te Roosevelt ile Kral Abdülaziz arasında kurulan bu mantık 1980’de Carter Doktrini ile kurumsallaştı ve uzun süre işledi. Ancak son on beş yılda dayanakları aşındı. ABD'nin Asya-Pasifik'e yönelmesi, 2019'daki Abkayk saldırısına verilen sınırlı tepki, Afganistan'dan çekilme biçimi ve son olarak ABD-İran krizinde Körfez ülkelerinin savaşın maliyetini taşırken karar masasında bulunmaması, bölge ülkelerinde güvenlik yalnızca dışarıdan mı sağlanacak, yoksa bölgesel kapasitelerle birlikte mi üretilecek? sorusunu doğurdu. 

Bu nedenle anlaşmayı "ABD çekiliyor" diye okumak yanıltıcı olacaktır. Washington askeri olarak bölgededir ve belirleyiciliğini korumaktadır. Aşınan durum varlıktan ziyade güvenlik üretme tekelidir. Bölge ülkeleri artık hem güvenlik talep eden aktörler hem de kapasitelerini birbirine bağlayan ve krizlere ortak cevap hazırlayan aktörler haline gelmektedir.

Gözden Kaçmasın

 

Bu dönüşüm iki katmanlı bir mimari üretmektedir. Alt katmanı 30 Temmuz'da Riyad'da kurulan ve on dört üyeyi bir araya getiren Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı oluşturuyor. Kızıldeniz, Babülmendep ve Aden Körfezi'ne odaklanan bu yapı NATO türü bir kolektif savunma yükümlülüğü içermiyor. Deniz durumsal farkındalığı, istihbarat paylaşımı, ortak tatbikat ve harekat koordinasyonu üreten geniş bir platform. Bundan bir hafta sonra imzalanan Mekke Anlaşması ise dar fakat bağlayıcı bir tercihi yansıtıyor. Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının hepsine yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor. Kapsayıcı bir deniz koalisyonu ile onun içinde konumlanan kapasite yoğun bir savunma çekirdeği. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın her iki yapının da merkezinde bulunması tesadüf değildir.

Yeni Güvenlik Coğrafyası Karasal Değil Denizsel

Asıl yenilik ise konudadır. Mekke Anlaşması'nın gerçek meselesi kara sınırlarının savunulması yerine Doğu Akdeniz'den başlayıp Süveyş, Kızıldeniz, Babülmendep, Aden Körfezi, Arap Denizi ve Hint Okyanusu'na uzanan enerji ve ticaret koridorlarının sürekliliğidir. Hürmüz'de yaşanan bir kriz artık yalnızca Körfez'i, Babülmendep'teki bir saldırı yalnızca Yemen'i ilgilendirmemektedir. Enerji akışı ile ticaret akışının aynı anda baskı altına girmesi bu boğazları ayrı dosyalar olmaktan çıkarmıştır. Kolektif savunma anlayışının ilk kez birbirine bağlı deniz koridorları üzerinden kurulması, anlaşmayı klasik savunma metinlerinden ayırmaktadır.

Bu okuma tarafların rolünü de netleştiriyor. Pakistan yapıda yalnızca nükleer kapasitesi nedeniyle değil, Arap Denizi'ne açılan kapıyı kontrol ettiği için yer alıyor. Nitekim Karaçi ve Gwadar hattın doğu ucunu oluşturuyor. Türkiye Doğu Akdeniz, Somali ve Kızıldeniz'deki varlığıyla batı ucunu temsil ediyor. Suudi Arabistan ise hem Kızıldeniz'e hem Basra Körfezi'ne kıyısı olan merkez ülke. Dolayısıyla bu üç aktör aynı koridorun farklı düğüm noktalarını birleştiriyor.

İçeridekiler, Dışarıdakiler ve İlk Sınav

Yeni düzenler kurucularıyla olduğu kadar dışarıda bıraktıklarıyla da tanımlanır. İran ve İsrail bu mimarinin dışındadır. Ancak nedenleri farklıdır. Tahran açısından yapı bir çevreleme girişimi gibi görünse de Türkiye'nin İran'la sürdürdüğü ekonomik ilişkiler ve Pakistan'ın arabuluculuk deneyimi, mimarinin açık cepheleşmeye dönüşmesini sınırlamaktadır. Muhtemel İran tepkisi de doğrudan çatışmadan çok vekil aktörler üzerinden dolaylı baskı biçiminde olacaktır. İsrail açısından mesele ise hem yeni bir anlaşma hem de Doğu Akdeniz'den Kızıldeniz'e uzanan güvenlik alanının kendisi dışında kurumsallaşmaya başlamasıdır. Tel Aviv'in sessizliği bu nedenle anlamlıdır.

Yapının geleceği mevcut üçlüyle de sınırlı değildir. Anlaşmanın diğer bölge ülkelerine açık tutulması, üçlü çerçevenin nihai hedef değil başlangıç olduğunu göstermektedir. Bu noktada en kritik aktör Mısır'dır. Nitekim Kahire'nin katılımı Süveyş'i doğrudan mimarinin merkezine taşıyacaktır. Buna karşılık kara eksenli krizlerin yapıya eklemlenmesi, günümüzdeki stratejik mantığı aşındırma riski taşımaktadır.

Washington'ın tutumu da beklenenden farklıdır. Türkiye NATO üyesidir. Suudi Arabistan ve Pakistan uzun yıllardır ABD'nin güvenlik ortaklarıdır. Dolayısıyla mesele rakip bir bloktan çok yük paylaşımıdır ve bu mimari Amerikan stratejisinin tamamlayıcısı olarak görülebilir. Ancak destek koşulludur. Yapının Washington'dan bağımsızlaşması, Çin'in altyapı yatırımlarıyla iç içe geçmesi ya da İsrail'in güvenlik hesaplarını doğrudan etkilemesi halinde bu yaklaşım değişebilir.

Gözden Kaçırılmaması Gereken Boyut: Afrika

Çoğu zaman gözden kaçan bir boyut olarak Afrika yer almaktadır. Türkiye'nin Somali'deki angajmanı, Suudi Arabistan'ın Sudan diplomasisi ve Pakistan'ın Aden Körfezi tecrübesi, Afrika Boynuzu'nu ortak bir güvenlik gündemine dönüştürmektedir. Anlaşmanın etkilerinin Körfez'le sınırlı kalmayacağını düşünmek için yeterli sebep vardır.

Bu kapsamda mimarinin ilk sınavı büyük ihtimalle Kızıldeniz'de verilecektir. Husi tehdidi sürerken Türkiye'nin Riyad öncülüğündeki ittifak içindeki rolünü güçlendirmesi şaşırtıcı olmaz. Böyle bir durumda ilk somut çıktı ortak bir kara harekatından ziyade istihbarat paylaşımı, insansız sistemler ve hava savunmasında sıkı koordinasyon olacaktır. Yani anlaşmanın ilk ürünü savaş yerine caydırıcılık olacaktır.

Bu sınavın niteliğini anlamak için Kızıldeniz'de tam olarak neyin tehdit altında olduğunu görmek gerekir. Husilerin ilan ettiği deniz ablukası ve Suudi limanları ile tanker trafiğine yönelik saldırılar, tehdidin karadan denize taşındığını göstermektedir. Burada hedef alınan yalnızca gemiler yerine Kızıldeniz'in taşıdığı ekonomik işlevdir. Navlun ve sigorta maliyetlerinin yükselmesi, rotaların Ümit Burnu'na kayması ve Süveyş trafiğinin gerilemesi, deniz güvenliğini kıyıdaş ülkeler açısından doğrudan bir kalkınma meselesine dönüştürmektedir. Nitekim Suudi Arabistan'ın Vizyon 2030 kapsamındaki liman ve turizm yatırımları da aynı kıyı şeridine bağlıdır.

Bu nedenle Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı'nın ortak komuta, kontrol ve müşterek deniz harekat merkezlerinin Suudi Arabistan'da konumlandırılması teknik bir tercih değildir. Riyad, Kızıldeniz güvenliğini dışarıdan gelecek geçici koalisyonlara bırakmak yerine kendi toprağında kurumsallaştırmayı tercih etmektedir. Mekke Anlaşması ise bu operasyonel katmana siyasi ve caydırıcı bir üst çerçeve sağlamaktadır. Böylece Kızıldeniz, iki katmanlı mimarinin teoride kalmadığı ilk somut alan haline gelmektedir.

Türkiye açısından Kızıldeniz, Doğu Akdeniz ile Afrika Boynuzu arasındaki eksik halkadır. Ankara'nın insansız sistemler, hava savunması ve deniz platformlarındaki kapasitesi, kıyıdaş ülkelerin ihtiyaç duyduğu alanlarla doğrudan örtüşmektedir. Ancak bu sınavın asıl zorluğu askeri olmaktan çok siyasidir. Zira Kızıldeniz aynı zamanda Sudan'daki iç savaşın, Yemen denkleminin ve Afrika Boynuzu'ndaki nüfuz rekabetinin kesiştiği bir havzadır. Mimarinin kalıcılığı da bu dosyalarda üyeler arasında ortak bir siyasi çizgi kurulup kurulamayacağına bağlı olacaktır.

Kısacası Mekke Anlaşması üç ülke arasında bir savunma metninden ibaret değildir. Orta Doğu ile Afrika arasında yükselen deniz eksenli yeni bir güvenlik kuşağının ilk kurumsal taşıdır. Bu kuşağın nereye kadar genişleyeceği, önümüzdeki yılların temel sorusu olacaktır.

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!