Kültür ve tarihin özellik ve güzelliklerini kalbine nakşetmiş olanların mutlaka okuması gereken bir yazı örneği
NATO zirvesinde Yeniçerilerin yanında Mehteran takımını görünce eski takıntılarım vücut buldu ve yine ağlamaktan kendimi alamadım.
MEHTER GURUR KAYNAĞIMIZDA ÖYLE BİR GÜN GELDİ Kİ ÖZLEM DUYDUĞUMUZ HALE GELDİ
Mehter denilince çocukluğumdan beri hep bir hal olmuşumdur. Mehterin mahiyetini bilmesem de müziğin ritmi daima ruhumu okşar, bir nevi övünç kaynağı olurdu. Bu nedenledir ki Kızılcahamam’ın Kise köyünün Seyhamamı mahallesinde düzenlenen festivale getirmiştim. Ayrıca doğduğum, fakat gençlik çağımı gurbet ellerde geçirmeme rağmen köy özlemimi gideremediğim Kızılcahamam’ın Kise köyüne Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanı sayın Mansur Yevaş’ın yaptırdığı Kültür Evi’nin açılışına getirmiştim Mehteranı.
İyi hatırlıyorum, caminin önünden açılış merasiminin yapılacağı külliyeye kadar Mehter takımı gösteri sunarken hüngür hüngür ağlamıştım.
NATO zirvesinde Yeniçerilerin yanında Mehteran takımını görünce eski takıntılarım vücut buldu ve yine ağlamaktan kendimi alamadım.
Mehter, Osmanlı seferlerinde meydan muharebesinde, kale kuşatmalarında Türk askerlerini şevklendirmek için sürekli müzik icra eder, düşman saflarında korku yaratır ve bir psikolojik harp aracı olarak kullanılırdı
Mehter musikisi orijinal ve milli bir musikidir. Osmanlılar, kendilerinden önceki Türk devletlerinde "nevbethane/ tablhane" denen kurumu mehterhane adıyla devam ettirdiler. Ertuğrul Gazi zamanında dahi küçük bir askeri çalgı takımının varlığından söz edilir. Ancak mehterin bir müzik topluluğu olarak asıl varlığı, Osman Gazi zamanına rastlar.
DÜŞMANA KORKU SALDI
İkinci hükümdar Orhan Bey zamanında mehter, artık savaşlarda da kendisini göstermeye başladı. Mehterhane, I. Murad döneminde iyice oturdu. Teşkilatını tamamlaması ise Fatih Sultan Mehmed döneminde oldu. Fatih, İstanbul'da bir nevbethane de yaptırmıştı. Fethedilen bir kalede, orasının artık bir İslam beldesi olduğunu göstermek için daima "nevbet" çalınırdı.
Mehterhane-i Âmire, sarayın dış hizmetlerini gören Birun teşkilatının bir parçasıydı. En üst amiri, saltanat alemlerinden sorumlu "Emir-i alem"di ve protokolde Yeniçeri Ağası'ndan hemen sonra gelirdi.
Mehter, sefer sırasında orduyla yürür, yürüyüş ritmini düzenler, konaklamada nevbet vururdu. Muharebede askeri şevklendirmek için sürekli müzik icra eder, düşman saflarında korku yaratır ve bir psikolojik harp aracı olarak da kullanılırdı. Saldırı ve geri çekilme gibi askeri komut sinyallerini de verirdi. Padişahların cülusunda, kılıç kuşanma ve bayram törenlerinde, elçi kabullerinde devletin ihtişamını gösterirdi. Cirit, ok atma ve güreş gibi geleneksel sporlarda da çalınır, sporculara moral verirdi.
Batılıların Türk askeri müziğiyle ilk ciddi karşılaşması Haçlı saldırılarında oldu. Sonraki yüzyıllarda Osmanlı'ya gelen seyyahlar mehterin çalgıları, kıyafetleri ve tınısı hakkında bilgi verdi.
III. Ahmed döneminde mehter.
AVRUPA'YI ETKİSİ ALTINA ALDI
Mehter müziği 17. yüzyıla kadar Avrupa'da genel kabul görmedi. Türklerin müziği kaynaklarda "sert ve düşmanca", "vahşi" ve "barbar gürültüsü" gibi sözlerle anıldı. 18. yüzyılda ise Aydınlanma'nın etkisiyle Doğu'ya sempati arttı ve bu ilgi Avrupa'nın köylerine kadar nüfuz etti. Mehter takımları resmigeçitlerde, askeri ve diplomatik törenlerde, saray eğlencelerinde siyasi gücün simgesi oldu. Bunların bir kısmını Osmanlı padişahları hediye etti, bir kısmını da Avrupalılar, İstanbul'dan getirttikleri yahut savaşta ele geçirdikleri çalgılarla kurdu.
Mehterin Avrupa üzerindeki etkisi yalnızca bazı çalgıların benimsenmesiyle sınırlı kalmamıştır. Güçlü vurmalı çalgı kullanımı, keskin ritmik yapı ve gösterişli üslup da Avrupa askeri bandolarının ve "Alla Turca" anlayışının biçimlenmesinde belirleyici oldu.
Mehter hakkında belge.
YENİÇERİ OCAĞI'YLA BİRLİKTE LAĞVEDİLDİ
II. Mahmud, 1826'da Yeniçeri Ocağı'nı ortadan kaldırınca mehterhane lağvedildi. Batı tarzında bando kuruldu ve adına mızıka-yı hümayun denildi. II. Meşrutiyet'in ilânından birkaç yıl sonra 1914'te Ferik Ahmed Muhtar Paşa'nın müdürlüğü sırasında, Müze-i Askeri-yi Osmani bünyesinde yeniçeri mehterini temsil etmek amacıyla Mehterhane-yi Hakani kuruldu. Mehterbaşılığa Eyyûbî Ali Rıza Bey (Şengel) getirildi.
Mehter marşlarının çoğunun notası olmadığından eski marşların birçoğu unutulmuştu. Ali Rıza Bey kendi besteleriyle Muallim İsmail Hakkı Bey, Kaptanzade Ali Rıza Bey ve Hoca Kâzım (Uz) gibi bestekârların yaptıkları bestelerden yeni bir repertuvar oluşturdu. Klasik parçalardan elde kalanları da ilave etti.
Türkiye Cumhuriyeti'ne intikal eden yeni mehterhane 1935 yılında kapatıldıysa da 1952'de Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut tarafından tekrar faaliyete geçirildi. Mehterhane, hâlen Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı'na bağlı Mehteran Bölüğü adı altında bu geleneği devam ettirmektedir.

____________________________________________________
MEHTERAN VE NATO ZİRVSİ İLE İLGİLİ BİR BAŞKA GÖRÜŞ
Geçtiğimiz günlerde Ankara'da gerçekleşen NATO Zirvesi'nin en çok konuşulan kısmı, kapalı kapılar ardındaki diplomatik pazarlıklar değildi. Asıl dikkat çeken, liderlerin Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde karşılandığı törendi.
Osmanlı'nın farklı dönemlerini temsil eden üniformalar, mehterin tok ritmi ve devlet geleneğini simgeleyen semboller... Bunların hiçbiri rastgele seçilmiş dekorlar değildi. Hepsi, devletlerin yalnızca bugününü değil, hafızalarını da temsil ettiklerini hatırlatan güçlü sembollerdi.
Bugün dünyanın en gelişmiş ordularını bünyesinde barındıran NATO'nun liderleri, birkaç dakikalık bir törenle aslında yüzyılları aşan bir tarih anlatısının içine girmiş oldular. Mehterin ritmi sadece bir müzik değildir; bir devlet geleneğinin sesidir. Osmanlı sancakları yalnızca geçmişi temsil etmez; sürekliliğin de sembolüdür.
İşte bu yüzden güçlü devletler geçmişlerini yük olarak değil, stratejik bir sermaye olarak görürler. Bizde uzun yıllardır böyle olmadı, bazen yük gibi görmeyenler bile o geçmişi anımsatan öğelere yer verseler de Osmanlı ya da Selçuklu demekten deyim yerindeyse "utandılar"...
Oysa bugün Türkiye, özellikle son yıllarda uluslararası toplantılarda tarihi mirasını görünür kılma adına çok ciddi bir çaba içinde ve bunu ısrarla hayata geçiriyor. Bu yaklaşım, geçmişe dönme arzusu değil; geçmişten aldığı özgüveni bugünün diplomasisine taşıma çabasıdır.
Çünkü kökleri olmayan bir devletin geleceği de sağlam olmaz.
Bulgar yazar Sophia Proneikos'un o çok ses getiren, sonra da çok garip bir biçimde silinen harika yazısını da hatırlatmak istedim.
Mahalle baskısı yazıyı sildirmeyi başarsa da yok etmeyi başaramadı ki şu şatırlar hâlâ konuşuluyor:
"Ne muhteşem bir tarihsel süreklilik hissi: Savaş sonrası dünyanın sembolü olarak 1949'da kurulan bir askeri ittifak, kökenleri on üçüncü yüzyıla uzanan bir askeri geleneğin müziği eşliğinde bir Cumhurbaşkanlığı Sarayı'na giriyor.
Avrupa'nın Osmanlı İmparatorluğu ile karşılaşmalarından sonra Batı ordularının kademeli olarak Osmanlı davullarını, zillerini ve sözde 'Türk usulü'nü benimsemesi tesadüf değildir çünkü bazen tarih bir medeniyeti kılıçla fethetmez. Bir ritim yeter."


Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!