Amaç gerçekten duyulabilmek ise, neden birbirimizi dinlemek yerine savunmaya geçiyoruz?
Belki de artık insanlar konuşurken anlaşılmayı değil, incinmemeyi öncelik haline getiriyor…
Çünkü hayat yordukça, insanlar kalplerinin etrafına görünmeyen duvarlar örmeye başlıyor.
Oysa bir insanın en büyük ihtiyaçlarından biri gerçekten duyulmaktır.
Sadece kelimelerinin değil, yorgunluğunun…
Kırgınlığının…
Sessizliğinin bile anlaşılmasıdır.
Ama bugün birçok ilişkide insanlar birbirini anlamaktan çok, kendini korumaya çalışıyor.
Bir cümle söyleniyor, hemen savunmalar başlıyor.
Bir kırgınlık dile getiriliyor, konu anında “kim haklı?” savaşına dönüşüyor.
Ve fark etmeden ilişkiler yoruluyor…
Çünkü bazen insanlar birbirine öfkeli görünse de aslında kırgındır.
Bazıları bağırır çünkü duyulmadığını hisseder.
Bazıları susar çünkü konuşmanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine inanır.
İnsanı en çok yoran şeylerden biri de budur zaten…
Kendini tekrar tekrar anlatıp yine de anlaşılmadığını hissetmek.
Belki de bu yüzden artık birçok insan kalabalıkların içinde yalnız hissediyor kendini.
Çünkü yalnızlık bazen tek başına olmak değildir;
duygularının kimseye ulaşamamasıdır.
Bugün aynı evin içinde yaşayan ama birbirine uzaklaşan o kadar çok insan var ki…
Aynı sofrada oturup birbirinin gözünün içine bakmayan…
Birbirini dinler gibi yapıp aslında sadece cevap sırasını bekleyen…
Oysa insan, kendini güvende hissettiği yerde gerçekten konuşabilir.
Yargılanmadığı yerde açılır.
Savunmak zorunda kalmadığı yerde yakınlaşır.
Belki de ilişkilerin en büyük ihtiyacı kusursuz iletişim değil;
birbirinin kalbine temas edebilmektir.
Çünkü bazen bir insanı değiştiren şey uzun cümleler değil,
ilk kez gerçekten anlaşıldığını hissetmesidir.
Ve belki de bugün hepimizin biraz durup kendimize şu soruyu sorması gerekiyor:
“Karşımdaki insan konuşurken gerçekten dinliyor muyum…
yoksa sadece cevap mı hazırlıyorum?”
Çünkü insan bazen bir cümleyle kırılır…
Ama bazen içten bir “seni anlıyorum” ile iyileşir…
