Abdulbaki ERDOĞMUŞ

Ödenen ağır bedeller bir tarafa, yaklaşık 50 yıl devam eden silahlı mücadelenin ve neden
olduğu çok yönlü terörün sona erdirilmesi çok önemlidir.
Terörsüz Türkiye hedefiyle başlatılan Süreç, taraflar arasında bir güvensizliğe meydan
vermeden devam ediyor. 28 Ağustos 2026 tarihinde yürürlüğe giren Çerçeve Yasanın bu
güvenin oluşmasında büyük rol oynadığını da belirtmeliyim.
Esas itibariyle Örgüt’ ün kendisini feshetmesi, bir mutabakat sonucu çıkarılan Çerçeve
Yasası ve Abdullah Öcalan’a tahsis edilen “Milli Konut”, sürecin sorunsuz yürütüldüğü açıkça
anlaşılmaktadır.
Bu durumda PKK’nın Türkiye güvenliği için bir tehdit ve sorun olmaktan tamamıyla çıktığını
rahatlıkla söyleyebiliriz.
--
Süreçte geçici bir yavaşlama ve durgunluk gözlemleniyor. Buna bakarak Sürecin yavaş
yürüdüğü iddia edilse de alt yapısının oluşması ve toplumsallaşması için zamana ihtiyaç
duyulduğunu biliyoruz.
Terörsüz Türkiye Projesi için ihtiyaç duyulan politikaların üretilmesi, siyasal ve toplumsal
desteğin sağlanması ve Süreç için kalıcı ve yasal bir dayanağın oluşturulması için güçlü bir
siyasal mutabakata da ihtiyaç vardır. Bunun için de makul bir süreye ihtiyaç olduğu açıktır.
Ön görülen Meclis komisyonunun yakında kurulacağı ve Sürecin durgun gözüken gidişatı 27
Kasım’da planlanan MGK toplantısından sonra hızlandırılacağı kuvvetle muhtemeldir.
Sürecin durgunluğuna “demokratikleşme” hazırlıklarını gerekçe gösterenlerin yanıldığını
düşünüyorum.
Süreci’n merkezinde demokrasi ve Kürt meselesi değil, Güvenlik ve Terör Sorunu vardır. Bu
nedenle sürecin amacı Kürt meselesini değil, Terör Sorununu çözmektir. Kürt meselesinin
çözümü, demokratikleşme veya hukuk reformu beklentisi içine girerek yanılgıya düşmemek
gerekir.
DEM Partinin, Sürecin “demokratikleşmeyi kapsadığı” algısını oluşturmada başarılı bir
politika yürüttüğünü ancak bunun gerçekçi olmadığını belirtmeliyim. Zira “Terörsüz Türkiye
Projesi” demokratikleşmeyi kapsamıyor.
Ayrıca Erdoğan iktidarının demokratikleşmeye mecali olmadığı gibi Cumhur İttifakı olarak
demokrasiye inancı da yoktur. “Kürt meselesi” diye bir dertleri ise hiç yoktur.
Daha önemlisi Kürt meselesi bir güvenlik ve terör sorunu değil, hak-hukuk-adalet-eşitlik ve
özgürlükler sorunudur. Müzakere yeri TBMM, çözümü de toplumsal barışı sağlayacak bir
anayasadır.
Birlikte, özgür, eşit ve barış içinde yaşamanın temel ilkeleri anayasa güvencesi ile sağlanır.
Ancak mevcut iktidarın “özgürlükçü anayasa” için bir irade ortaya koymasını beklemek “akıl
tutulması” ile açıklanabilir.
--
Kürt meselesine ilişkin Kürt halkının beklentisi; Terörsüz Türkiye Projesi’nden ayrı ve
bağımsız olarak eşitlik temelinde ve hukuk güvencesinde demokratik bir sistemin inşa
edilmesidir.
Gerçekte bu talep yalnız Kürtlerin de değil, 86 milyon yurttaşın ortak ihtiyacıdır. Kuşkusuz bu
da demokratik siyasetin inşa edilmesine bağlıdır. Otoriter siyasetin hakimiyeti devam ettiği
müddetçe çözüm de demokrasi de mümkün görünmüyor.
Otoriter bir düzen olarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin adaleti, eşitliği tesis edecek
bir hukuk, çoğulculuğu, hak ve özgürlükleri sağlayacak bir demokrasi hedefinin olmadığı
gayet açıktır. Esas olarak söz konusu sistemde çoğulcu-özgürlükçü demokrasinin varlığı
mümkün de değildir.
Kuşkusuz antidemokratik sisteme rağmen hak, özgürlük, eşitlik, barış ve adalet gibi haklı
taleplerden geri durmamak ve ceberut yönetime teslim olmamak gerekir.
--
İddiaya göre hazırlanan taslakta Abdullah Öcalan ve PKK’nın üst düzey yöneticilerinin
kapsam dışında bırakılacağıdır. Abdullah Öcalan’ın hiç bir talebinin olmadığı ve İmralı
adasında yaşamını sürdürmek istediği dikkate alındığında kendisinin kapsam dışında
tutulduğu iddiası gerçek değildir. Örgüt’ ün diğer liderleri için de benzer bir çözümün
planlandığını düşünüyorum ancak bu konuda henüz bir bilgiye sahip değiliz.
Hatırlanacaktır, Çözüm Süreciyle birlikte genel af, kısmi af veya infaz yasası gibi tartışmalar
da başlamış ve örgüt liderleri için de makul bir çözümün bulunması hususunda bir
mutabakatın oluştuğu iddia edilmişti.
Silahlı militanların kesin sayısı henüz açıklanmadı ancak cezaevlerinde kalan militan sayısı
biliniyor. Ülke dışına çıkan ve suçlu kabul edilen yine binlerce insan var. Bunların Yasa
kapsamında serbest kalması ve ülkelerine güven içinde dönmeleri bekleniyor. Bunu zamana
yayarak ve bir kurul tarafından izlenerek gerçekleştirileceği belirtiliyor.
Ancak izlenmenin, en azından “güvensizlik” anlamına geleceği ve söz konusu kişileri zan ve
baskı altında bırakacağı için sonuçları itibariyle pek de olumlu olmayabilir.
Şu soruları sormadan da yazıyı sonlandırmak istemiyorum: Eline silah almamış, dağ
kadrosuna katılmamış, bir terör eyleminde bulunmamış, sadece örgüte yakınlığı ve fikirlerini
açıkladığı için cezaevinde olan binlerce insan neden serbest bırakılmıyor? Bunlar için yasal
veya anayasal bir değişikliğe de ihtiyaç yoktur.
Yine Abdullah Öcalan ve Örgüt, üzerine düşeni yerine getirdiğine göre en azından hasta ve
yaşlı tutukluların serbest bırakılması gerekmiyor mu?
Siyasi gerekçeler dışında isnat edilen bir suçu olmadığı halde yurt dışında yaşamaya mecbur
bırakılan gazeteci, yazar ve geçmişte siyaset yapmış yüzlerce insanı arafta bırakmanın
sebebi nedir?
Sürecin inandırıcı olması ve yeni travmalara yol açmaması için bu insanların artık
özgürlüklerine kavuşmaları gerekiyor. Normalleşmenin gereği de budur.
Abdulbaki Erdoğmuş
