Tasavvuf Tarihinin Sessiz Olmayan Kadınları, Dört kadın evliya üzerine

Tasavvuf Tarihinin Sessiz Olmayan Kadınları, Dört kadın evliya üzerine

Ankara Meclisi Anadolu Birliği Bilge Kadınlar Topluluğu Başkanı Yasemin Güney'in yazısı

Mehmet Akyol
08 Ekim 2026, 19:15
58 görüntüleme

Râbia’dan Cihanârâ’ya uzanan dört hayat, kadınların manevî tarihin kenarında değil merkezinde bulunduğunu hatırlatıyor.

DÖRT KADIN EVLİYA ÜZERİNE

Tarih, çoğu zaman en yüksek sesle konuşanları kaydeder. Sarayları yönetenler, savaşları kazananlar, kürsüleri dolduranlar daha kolay görünür olur. Oysa manevî tarih bazen bir dua cümlesinde, bir şiirin kıvrımında, kabul edilmeyen bir hediyede ya da yoksullar için açılan bir kapıda yaşar. Râbia el-Adeviyye, Fâtıma en-Nîsâbûriyye, Âişe el-Bâûniyye ve Cihanârâ Begüm’ün hikâyeleri tam da bunu söylüyor.

Râbia el-Adeviyye denildiğinde akla gelen ilk anlatı, onun bir elinde ateş, diğerinde suyla Basra sokaklarında yürümesidir. Rivayete göre cenneti yakmak, cehennemi söndürmek ister; insanların Allah’a ödül ümidiyle veya ceza korkusuyla değil, yalnızca sevgiyle yönelmesini arzular. Bu sahnenin tarihsel olarak yaşanıp yaşanmadığını bilmiyoruz. Fakat taşıdığı düşünce bugün bile sarsıcıdır: İyiliği yalnızca karşılık beklediğimiz için mi yapıyoruz?

“Menkıbelerin değeri, yalnız geçmişi anlatmalarında değil; bugüne nasıl bir ahlâk önerdiklerinde saklıdır.”

 

Fâtıma en-Nîsâbûriyye’nin adı ise manevî otoritenin cinsiyet tanımadığını gösterir. Dönemin ünlü sûfîlerinin ondan öğüt istediği, hatta Zünnûn el-Mısrî’nin onu üstadı olarak andığı aktarılır. Bir başka rivayette Zünnûn, Fâtıma’nın gönderdiği hediyeyi kadın bir sûfîden hediye almayı zayıflık saydığı için geri çevirir. Fâtıma’nın cevabı, hediyeden çok görünmez bir üstünlük duygusunu sorgular. Tevazu, yalnızca az şeye sahip olmak değil; başkasının samimiyetine güvenebilmektir.

Âişe el-Bâûniyye’ye geldiğimizde rivayetlerin yanına güçlü bir yazılı miras eklenir. Şamlı şair ve mutasavvıf, manevî tecrübeyi şiire, duaya ve öğretici metne dönüştürür. Onun metinlerinde aşk, başıboş bir coşku değil; tövbe, ihlâs ve zikirle olgunlaşan bir disiplindir. Âişe bize kadınların sadece menkıbelere konu olmadığını, geleneği yorumlayan ve gelecek kuşaklara aktaran yazarlar da olduğunu gösterir.

Cihanârâ Begüm ise başka bir kapı açar. Babür sarayının gücüne ve imkânlarına sahipken kendisini Çiştî büyüklerinin ayaklarındaki bir ‘toz zerresi’ diye tanımlar. Bu ifade, saray unvanıyla sûfî tevazuunu yan yana getirir. Fakat onun tevazuu yalnız sözde kalmaz; servetini mimarî eserler, yolcular, yoksullar ve kamusal hizmetler için kullanır. Böylece maneviyat, dünyadan kaçış değil, dünyada sorumluluk üstlenme biçimine dönüşür.

Elbette rivayetle tarihî belgeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Râbia ve Fâtıma hakkındaki anlatıların önemli bir kısmı sonraki kuşaklar tarafından aktarılmıştır. Âişe ile Cihanârâ’nın kendi eserleri ise seslerini daha doğrudan duymamızı sağlar. Yine de menkıbeleri bütünüyle değersiz saymak da eksik bir okumadır. Çünkü bu anlatılar, toplumun kimi örnek insan olarak gördüğünü ve hangi erdemleri geleceğe taşımak istediğini açıklar.

Bugün bu dört kadına baktığımızda dört ayrı kelime beliriyor: sevgi, mârifet, yazı ve hizmet. Râbia çıkar hesabını aşan sevgiyi; Fâtıma önyargıları sarsan manevî bilgiyi; Âişe tecrübeyi kalıcılaştıran sözü; Cihanârâ ise imkânı iyiliğe dönüştüren hizmeti temsil ediyor.

Belki de asıl soru şudur: Onları ‘kadın evliyalar’ oldukları için ayrı bir köşeye mi koyacağız, yoksa tasavvuf düşüncesinin kurucu ve taşıyıcı sesleri arasında mı dinleyeceğiz? Tarihin kenarında bırakılmış görünen bu kadınlar sessiz değildi. Biz, onların sözlerini yeterince duymuyorduk.

 

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!