"Bir gemi sahibi, gemisinin çok yaşlı olduğunu, bakım görmediğini ve açık denizlere çıkmak için elverişli olmadığını biliyordu. Ancak bu düşüncelerini bastırdı ve geminin sağlam olduğuna kendi kendini inanmaya başladı. Bu inanç, mantıklı bir temele dayanmıyordu… Gemi kalktı ve okyanusta battı, içindeki insanlar öldü. Geminin sahibi, sonucun ne olacağını bilmeden, inancını yeterli kanıt olmadan sürdürdüğü için ahlakî olarak sorumludur."
“Eğer ben sahip olamıyorsam, sen de sahip olamazsın!”, “Eğer ben yapamıyorsam, sen de yapamazsın!”, “Eğer ben başarılı olamıyorsam, sen de olamazsın!”, “Eğer ben daha fazlasını başaramıyorsam, sen de başaramazsın!” zihniyeti toplumda zihinsel yönü hâlâ canlı ve yaygındır.
21 Aralık, gecenin en uzun olduğu, karanlığın zirveye ulaştığı gündür. Ama aynı zamanda ışığın yeniden artmaya başladığı gündür. Bu yüzden birçok kültürde nardugan gibi umutla, yeniden yaşama tutunma ve başlama fikriyle anılmıştır.
İşte üç aylar da buna benzerliktir. Recep ile başlar, Şâban ile devam eder, Ramazan ile derinleşir. Recep, uyanış; Şâban, hazırlık; Ramazan, dönüşümdür denilir.
Kur’an iyiliği sadece bireysel bir hâl olarak görmez. İyilik, insanın insana fayda vermesidir. Komşusu açken tok olmamaktır. Genç yalnızken ona sırt çevirmemektir. Çocuk incinirken susmamaktır.
Peygamberimiz salâtı hayattan koparmamıştır. Salâtı ahlâkla, orucu merhametle birlikte düşünmüştür. Bu yüzden üç aylar; dili onarma, kalbi yumuşatma, kul hakkını fark etme zamanıdır demiştir.
Kültürümüzde bu aylar; borçların hafifletildiği, yetimlerin gözetildiği, vakıfların harekete geçtiği dönemler olagelmiştir. İbadet, insanı insana yaklaştırmıyorsa eksiktir…
Bu aylarda örnek olsun diye söylüyorum; konuşurken incitme! Bağırarak değil, anlayarak konuş! Bir sözle yürek yaralama! “Bir kez gönül yıktın isen bu kıldığın namaz değildir!” der Yunus Emre… Bir yükü hafiflet! Bir yetimi fark et! Bir yaşlının kapısını çal! Sessiz kalma! Zorbalığı görmezden gelme! Haksızlığı normalleştirme! Çünkü şiddet öğrenilir, merhamet öğretilir…
Bugün evlerde, okullarda ve toplum önünde gördüğümüz zorbalıklar, çocukların icadı değildir. Bu, yetişkinlerin bıraktığı bir kötü bir mirastır. Evde bağıran dil, sokakta sertlik, ekranda hakaret, mafya ve tarihi savaş filmleri, ihanetler, sapkın ilişkiler… Bunlar çocuklara şunu öğretir: “Güçlü olan haklıdır.” Oysa bu aldanıştır.
Kur’an zulmü reddeder. Peygamberimiz insan onurunu merkeze alır; gücü değil, merhameti büyütür.
31 Aralık ile 1 Ocak arası etkinlikler bilinçle ele alınmalıdır. Taşkınlıklar, yasakları çiğnemeler, zarar vermeler, içki, zina, kumar vb. olaylara tepki gösterilmelidir. Yoksa 31 Aralık noel değildir. Yılın bitmesi ve yeni bir yılın başlamasıdır. Noel, Hristiyanlar için dinî gündür. Yanlış bildiklerimizi düzeltelim, insanları kırmayalım. Hakikat, bağırılarak değil; anlatılarak savunulur.
Zaman geçiyor. Ama soru aynı: “Daha iyi bir insan, daha âdil bir toplum için ne yapıyoruz?”
Kur’an seslenir: “Allah, bir toplumu, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez.” (Ra'd, 11)
Bugün acı veren tehdit dilimizi değiştirirsek, merhameti büyütürsek, sabrı ve erdemli rekabeti seçersek, gençlerimize yarın daha huzurlu bir toplum bırakırız.
Bakınız, her an bir fırsattır. Zaman değil, tercihlerimiz konuşur. Merhamet artmıyorsa, zaman boşa geçmiştir.
Nebîmiz der ki, “Hepiniz çobansınız, güttüğünüzden sorumlusunuz…” (Buhârî, el-Ahkâm, 1)
