Kimi yolu seçecek kimi yolsuzluğu

Kimi yolu seçecek kimi yolsuzluğu

YOL

Yol ikiye ayrıldı insan için.
Kimi varlığı seçti.
Kimi yokluğu…

Varlığı seçenler, varlık içinde yoksul düştüler.

Cepleri doldu, gönülleri boş kaldı. Servetleri büyüdü, merhametleri küçüldü. İyilik yapmayı akıl edemediler. Darda kalana el uzatmayı öğrenemediler. Yaraya merhem, gözyaşına mendil, kanayan yüreğe şifa, kırılan kalbe yara bandı olamadılar.

Kendilerini yüce gördüler; başkalarının gözünde nasıl da cüceleştiklerini fark edemediler.

Aç yatanın karın ağrısını hissedemediler. Açlıktan bitkin düşen bebeklerin iniltilerini duyamadılar. Bir deri bir kemik kalmış anaların çaresizliğine çare olamadılar.

Bir tabak yemeği beğenmediler. İki tabağı, üç tabağı…

Doymadılar!

Sofraları doldu, gözleri doymadı. Mideleri doydu, nefisleri doymadı. Kasaları doldu, vicdanları boş kaldı.

Bir gün toprağın o doymak bilmeyen gözlerini doyuracağını hesap edemediler.

Bir isteyene bin veren tohum olamadılar.

Oysa toprak onların bir ektiğine bin verdi. Rabbim nimet verdi, bereket verdi. O bereketin içinde yoksulun, yetimin, garibin hakkı olduğunu bildirdi. Zekâtı emretti, paylaşmayı öğütledi.

Ama onlar paylaşmayı değil, biriktirmeyi seçtiler. Vermeyi değil, almayı; merhameti değil, menfaati…

Ve unuttular!

Malın sahibi değil, emanetçisi olduklarını unuttular.

Son pişmanlık fayda etmeyecek!

Çünkü mal da makam da insanın imtihanıdır. Asıl mesele ne kadar zengin olduğunuz, ne kadar yüksek makamlara çıktığınız değildir. Asıl mesele, o zenginlikle kaç yoksulun yüzünü güldürdüğünüz, o makamla kaç çaresize çare olduğunuzdur.

Sokağınızda penceresi eski bezlerle kapatılmaya çalışılan bir ev varsa…

Duvarları rutubetten dökülmüşse…

Tuvaleti zemindeki kocaman bir delikten ibaretse…

Çocukları yalınayak dolaşıyorsa…

O evin annesi yokluğun sillesiyle yoğrulmuş, babası çaresizliğin pençesinde kıvranıyorsa…

Ve o evin insanları size bir umut olarak bakıyorsa…

İşte o zaman imtihanınızın en çetin yerindesiniz demektir!

Ya el uzatacaksınız ya yüz çevireceksiniz!

Ya bir yoksulun duasında yaşayacaksınız ya da bir mazlumun ahında kalacaksınız!

Unutmayın!

Bir gün o çok güvendiğiniz para, boynunuza dolanan bir yılana dönüşebilir. O uğruna insanları ezdiğiniz makam, nefesiyle sizi yakan bir ejderha olabilir.

Çünkü hiçbir servet kefene sığmaz. Hiçbir makam mezara taşınmaz. Hiçbir saltanat ölümü durduramaz!

Cehenneme götüren yolların bu dünyada işledikleri kötülüklerle, yaptıkları haksızlıklarla, sebep oldukları zulümlerle; esirgedikleri şefkat ve merhametle döşendiğinin farkına bile varamadılar.

Oysa yolun öbür tarafında başka insanlar vardı.

Yokluğu seçenler…

Onlar yokluk içinde zengin oldular.

Bir parça ekmeği bölüşmeyi bildiler. Bir tas çorbayı paylaşmayı, bir selamla gönül almayı, bir tebessümle yürek ısıtmayı öğrendiler.

Gülümsemeyi bildiler. Yetinmeyi bildiler. Kucaklaşmayı, dayanışmayı, birbirlerinin yarasına merhem olmayı bildiler.

Azla yetindiler, aza kanaat ettiler. Ellerindekinin azlığına değil, gönüllerindekinin çokluğuna baktılar.

Az bulduklarında da Rablerine şükrettiler.

Çünkü onlar zenginliğin yalnızca cüzdanda olmadığını, asıl zenginliğin gönülde başladığını anlamışlardı.

Öbür dünyaya bu dünyadan hiçbir malın, hiçbir makamın götürülemeyeceğini öğrendiler.

Kulun kula üstünlüğünün ne servetle ne makamla ne de soyla sopla ölçülebileceğinin ayırdına vardılar.

Darda kalana güçleri yettiğince yardımcı oldular. Zorda olana yüreklerinden geldiğince destek verdiler.

Kötülüğe iyilikle karşılık verdiler.

Kibre kapılmadılar. Dünyanın geçici nimetlerine gönüllerini esir etmediler.

Gücün makamda değil, yürekte olduğunu bildiler.

İnsanları renklerine, dillerine, dinlerine, ırklarına, mallarına, mülklerine ve makamlarına göre ayırmadılar.

İnsana insan olduğu için değer verdiler.

Çünkü onların gözünde insanın kıymeti cebindeki parayla değil, yüreğindeki merhametle ölçülürdü.

Ve onlar cennete götüren yolların bu dünyada yaptıkları iyiliklerle, ortaya koydukları güzelliklerle, gösterdikleri şefkat ve merhametle döşendiğine inandılar.

Ey varlığa sevinenler, yokluğa üzülenler!

Bir düşünün!

Nedir bu bitmek bilmeyen biriktirme telaşı? Nedir bu makam sevdası, bu saltanat hevesi?

Bir gün bırakıp gideceğiniz dünyanın neyine bu kadar gönül bağladınız?

Hangi servet ölümün önüne geçebildi? Hangi makam sahibini mezardan geri çevirebildi?

Söyleyin!

İstikametiniz ne üzerine?

Maddi âlemin aldatıcı varlığına mı meyliniz, yoksa fani dünyada hakiki ve kalıcı olana mı ilticanız?

Varlığınızla mı övünüyorsunuz, yoksa varlığınızdan başkalarına ne kadar pay ayırdığınızla mı?

Yoksulluğunuzdan mı utanıyorsunuz, yoksa yoksulun hâlini görmeyen vicdanınızdan mı?

Unutmayın!

Her zengin varlıklı değildir. Her yoksul da yoksul değildir.

Kiminin kasası doludur, kalbi bomboş!

Kiminin cebi boştur, gönlü dopdolu!

Ve insanın gerçek zenginliği, sahip olduklarının çokluğunda değil, paylaşabildiklerinin güzelliğinde saklıdır.

Sonunda herkes aynı toprağa varacak.

Ne makam kalacak ne saltanat!

Ne servet kalacak ne şöhret!

Geriye yalnızca yaptığınız iyilikler, dokunduğunuz yürekler, aldığınız dualar ve bıraktığınız izler kalacak.

Ve yol bir kez daha ikiye ayrılacak insan için.

Kimi yolu seçecek.
Kimi yolsuzluğu…