Erzurum ve Gelenek-Görenekleri
Bir milletin gelenekleri, o milletin, tarihî tecrübelerinin imbikten süzülerek oluşturduğu ve kuşaktan kuşağa aktardığı değerler bütünüdür. Milletlerin sinesinde yerleşmiş, yazılı olmayan, hayatın ve sosyal akışının ayrılmaz bir parçası hâline gelen gelenekleri, günlük hayatımızdaki gelenekler ve devlet hayatımızdaki gelenekler olmak üzere iki bölümde ele almak istiyorum.
Kadim geçmişi, kahramanlığı, vakarıyla tarihe ismini yazdırmış her zaman sinemde sönmez bir kor gibi beni ve dünyamı ısıtan Erzurum’da doğdum ve büyüdüm. Uzun yıllar Erzurum’da görev yaptım. Gerek lisanımda gerekse hayatımda Erzurum geleneklerinin önemli bir yeri ve derin izleri bulunmaktadır.
Hamdolsun ki Türkiye sosyal karakter bakımından büyük ölçüde bir bütünlük arz etmektedir. Ülkemizin on yedi farklı yerinde mülki idare amirliği yaptım. Erzurum’a ait geleneklerimizin diğer yörelerdekilerle çoğu zaman birebir örtüştüğünü görmekle birlikte, bazı hususlarda farklılıkların bulunduğunu da müşahede ettim.
Erzurum’un içtimaî hayatından, sosyal yaşantısı deryasından bir katre misali iki örnek vermek istiyorum.
Birincisi misafirperverlik geleneğidir.
Bizim çocukluğumuzda köylerde, az çok imkânı olan her ailenin evinden ayrı olarak bir konak odası bulunurdu. Bu oda, gelecek misafirler için her zaman açık, hazır tutulurdu. Tanıdık biri olmasa bile kapıyı çalan kişi misafir kabul edilir, hatta birkaç gün kalır ağırlanırdı. Kimse onu sorgulamazdı; zira o, “Tanrı misafiri” idi. Konak odası olmayanların evleri de yakınlarına ve misafirlere açıktı.
Bir gün akrabalarımızdan biri, kızımı arayarak iki çocuğuyla birlikte birkaç günlüğüne misafir geleceğini söyler. O da memnuniyetle kabul eder. On iki yaşındaki torunum ise annesine:
“Anne, bunlar nerede kalacaklar?” diye sorar.
Annesi de:
“Bizim evimizde kalacaklar.” diye cevap verir.
Torunum şaşkınlıkla:
“Anne, burası otel mi?” der.
Çocuk o yaşa gelmiş ancak kendi evinde yatılı misafir görmediği için böyle bir tepki verirken, misafirsiz gün geçirmeyen bizler ise misafirlerle her zaman hemhâl olurduk. Ne acıdır ki bugün kendi evlatlarımızın, akrabalarımızın evinde bile rahatlıkla misafir olamıyoruz.
Bir diğer geleneğimiz ise konak odalarında gerçekleştirilen sohbetlerdir.
Akşamları konak odalarında yaşlarına göre toplanan köy halkı, hazirunun hatıraları dinlenir, dinî konular, özellikle siyer ve ilmihal meseleleri üzerine konuşurlardı. Sözlü anlatım geleneğiyle anlatılan masallar ve tarihî menkıbelerde dürüstlük, kahramanlık, hakperestlik ve adalet gibi yüksek değerler işlenirdi.
Bu odalarda insanın kalbine, ruhuna, vicdanına; hakikatten yana olma, edep, ahlak, büyüklere saygı, hürmet, küçükleri koruma, terbiye ve vatan sevgisi gibi yüksek duygular moral değerler insanlara adeta nakşedilirdi. Milletimizde oluşan yüksek ruhun kaynaklarından biri de işte bu konak odalarında gerçekleştirilen sohbetlerdi. Yani konak odaları birer mektep, birer edep ve terbiye ocağıydı.
Şimdi ise o kültür büyük ölçüde yok oldu. İnsanlar televizyonlarla yabancı dizilerle, telefon ve tabletlerle baş başa kaldı. Söz konusu diziler, programlar, kontrolsüz içerikler bizi millî kültürümüzden ve ruh kökümüzden uzaklaştırdı. Millî ve manevî duygulardan toplumun değerlerinden uzak, egosu yüksek, hayatın tek gayesinin menfaat olduğu bir dünyaya mahkûm etti.
Özellikle sosyal medya aile hayatımızı derinden etkiledi. Dün edebe aykırı olarak gördüğümüz hâllere durumlara öylesine alıştırdılar normalleştirdiler ki, bugün birçok aykırı, kabul edilemez davranış toplum tarafından eleştirilmeyip sıradanlaştırıldı.
Mesele Batı medeniyetine karşı olmak değildir, kendi kültürel değerlerimizin sosyal ve bireysel hayatımızda yaşaması, yaşatılması ve varlığını sürdürmesi mücadelesidir.
Yüz yıl önce ölmüş bir insanı bugün diriltip Ankara’nın Kızılay Meydanı’nda uyandırsak ve ona “Burası neresi?” diye sorsak, gördükleri karşısında geldiği yerin Türkiye olduğuna inanması mümkün olmayabilir. Şahit oldukları ise geleneklerimizi, adetlerimizi örfümüzü terk ettiğimizin en belirgin göstergesidir.
Günümüzde bir milleti yok etmenin, ortadan kaldırmanın yolunun eskiden olduğu gibi sadece askerî hareketlere bağlı olmadığını görmekteyiz. Toplumlar, zaman içerisinde yavaşça ve sinsice kültürleri yok edilerek, moral değerleri zayıflatılarak, kimliklerinden uzaklaştırılarak sessiz ve derin bir biçimde ortadan kaldırılmaktadırlar. Maalesef biz de emperyal düzenin tuzağına biraz böyle düştük.
Bir de Devlet Geleneğime bakalım;
Türk milleti, tarihin en köklü ve kadim milletlerinden biridir. On altı devlet kurmuş bir milletin köklü bir devlet geleneğine sahip olması yadırganamaz. Türkler İslam’la şereflendikten sonra sosyal ve devlet hayatlarını İslam’ın güzellikleriyle zenginleştirmişlerdir. Gelişen dünya şartları içerisinde oluşan geleneklerde de İslam’ın tesiri görülmekle birlikte, özellikle son asrımızda Batı medeniyetinin etkisi daha belirgin hâle gelmiştir. Önemli olan ise köklü geleneklerimizi muhafaza edilmesidir.
1985-1986 yıllarında İngiltere’de çevre ve içişleri bakanlıklarında incelemelerde bulundum. Beni kabul eden ve bizim bürokratik sistemimizde müsteşar yardımcısına tekabül eden yetkiliyle iyi bir diyaloğumuz oldu. Bana önemli ve ilginç bilgiler vermişti. Bir sohbetimiz sırasında İngiltere’de kraliçenin başkentlerinin “City of London” denilen bölgenin belediye sınırlarına girmek istediğinde önceden belediye başkanından izin aldığını söyledi. Şaşırdım ve sebebini sordum.
“Gelenek.” dedi.
Bahsedilen izin yasal bir zorunluluktan değil, yüzyıllardır devam eden bir gelenekten kaynaklanmaktadır.
Buradan geleneklere, İngilterenin ne kadar önem verdiğini, devlet yönetiminde ne kadar etkili bir yere sahip olduğunu ve ısrarla uygulanmaya da devam edildiğini anlamaktayız. Zira, İngiltere yazılı Anayasası bile olmayan, kanunlardan ziyade uzun yılların birikimden oluşan geleneklerin ve içtihat hukukunun egemen olduğu ender ülkelerden biridir.
İngiltere, hükümdarın yetkilerinin anayasa ve yasalarla sınırlandırıldığı monarşi ile idare edilen bir ülkedir. Kralın devlet yönetiminde doğrudan etkin bir fonksiyonu yoktur sembolik ve törensel bir yetkisi bulunmaktadır. Ancak, ülkenin bütünlüğünü temsil ettiği için toplumun genelinde kendisine büyük bir teveccüh gösterilmektedir.
Kralın resmi sıfatı her ne kadar “devlet başkanı” olsa da yürütmenin başı parlamentodan çıkan hükümetin elindedir. Halktan yetkiyi alan Başbakan, Majestelerinin Hükümetinin lideridir ve tüm politika ile kararlardan nihai olarak sorumludur bununla birlikte, kamu hizmetlerinin ve devlet kurumlarının işleyişini denetleme yetkisi bulunmaktadır, her seçimde halka hesap veren yine hükümettir.
İngiltere’de yasama ve yürütme organları, parlamenter sistemde birbirinin içindedir köklü bir hukuk kültürü ve denetleme alışkanlığı vardır. İngiliz devlet geleneği, iktidar değişimlerinde bile bürokratik ve teamüli alışkanlıkların bozulmamasını esas alır. Bizdeki gibi vesayet tartışmaları ve belirli aralıklarla gerçekleşen askerî müdahaleler İngiliz siyasi sisteminin ve ülke idaresinin bir parçası değildir. Devlet kurumları görev ve sorumluluklarını bilir; hükümetin günlük yönetim alanına müdahale etmez. Askerin ya da başka bir otoritenin hükümete müdahalesi orada hayal bile edilemez. Bütün bunlar ise yüzyıllar içerisinde tavizsiz bir şekilde uygulanan siyasi ve hukuki devlet geleneğinin bir sonucudur.
Bizde ise Tanzimat Fermanıyla başlayan ve ilk anayasal metin olan 1876 Kanun-ı Esasî den sonra Cumhuriyet döneminde birden fazla anayasa değişikliği yapılmış, yeni anayasa tartışmaları da sürekli gündemde olmuş, merii mevzuatı oluşturan kanunlar ise sık sık tadil edilmiştir.
Uğur Mumcu’nun çok güzel bir benzetmesi vardır, O, Türk insanını; İsviçre Medeni Kanunu’na göre evlenen, İtalyan Ceza Kanunu’na göre cezalandırılan, Fransız idare hukuku anlayışına göre yönetilen ve İslamî geleneklerle toprağa verilen bir insan şeklinde tarif eder. Anılan tespit oldukça manidardır.
Aslında bu kanunların her biri kendi şartları içerisinde son derece önemli ve yeterli düzenlemelerdir. Ancak, farklı bir toplum için hazırlanan kanunlar bize bazen kısa, bazen da uzun gelmekte üzerimize tam oturmamaktadır. İhtiyaçlarımıza tam olarak cevap vermediği anlaşıldığında ise, ya değiştirmekte zorlanılmakta ya da yeni düzenlemeler oluşturmakta güçlük çekmekteyiz.
Mesela yıllar içerisinde İsviçre Medeni Kanununun, bizim aile yapımıza her yönüyle tam olarak cevap veremediği ortaya çıktı. Asırlık geleneğimiz olan vakıflarla ilgili herhangi bir düzenleme bulunmamaktaydı. Çünkü, Avrupa’da vakıf müessesesi, bizim medeniyetimizdeki kadar köklü bir geçmişe ve yapıya sahip olmadığından yasal düzenlemelerle korunmaya ve denetlenmeye ihtiyaç duyulmamıştı. Bizim için hayati önemi olan, sosyal dayanışmayı kuvvetlendiren bu müesseseler için fark edilen eksiklik Medeni Kanun’un kabulünün çok sonrasında, 1960 yılında ilgili maddelerine yapılan eklemelerle giderilmeye çalışılmıştır.
İtalyan Ceza Kanunu’nda çevreyi kirletme ve çeşitli kamu düzeni ihlalleri kabahat niteliğinde kabul edilerek cezalandırılmıştır. Bu tür düzenlemelerin bazıları bize de aynen aktarılmıştır. Hâlbuki o dönemin İtalya’sındaki şehirleşme ve hijyen uygulamaları bizden çok ileri ve farklılıklar göstermekteydi dolayısıyla, aynı düzenlemelerin ülkemiz şartlarında nasıl uygulandığı tartışmalara konu olmuştur.
Son zamanların gündeminde yer alan İstanbul Sözleşmesi hususunda da toplumumuzda önemli tartışmalar yaşanmıştır. Sözleşmenin aile yapımız ve kadın cinayetleri üzerindeki etkileri konusunda farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Cumhurbaşkanı’mızın cesur kararıyla Türkiye sözleşmeden çekilmiştir. Ancak buna paralel bazı kanunî düzenlemeler öncesinde ve hâlen yürürlüktedir. Umarım bunlarla ilgili de ihtiyaçlara uygun düzenlemeler yapılacaktır.
Eski ceza kanunumuzda idam cezası vardı. Eşlerden birinin diğerini öldürmesi gibi bazı ağır suçlarda idam cezası uygulanabiliyordu. İdam cezasının kaldırılmasının toplumumuz açısından uygun olmadığı yönünde görüşler bulunmaktadır. Söz konusu görüşün yerleşmesine, başta kadın ve çocuk cinayetleri gibi toplumun hassas ve kıymetli değerlerine karşı işlenen suçlardaki artışlar sebep olmakla birlikte, anılan cezanın bahse konu suçların işlenmesinde caydırıcılığı etken kılacağı beklentisi bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri de dâhil olmak üzere bazı ülkelerde idam cezasının uygulanmaya devam ettiği de bilindiğinden toplumda bu yönde beklentiler oluşmaktadır.
Bir ülkenin hukuk sistemi düzenlenirken, o milletin tarihi, sosyal şartları, inançları, değerleri, toplumun yaşantısı ve gelenekleri öncelikle nazara alınmalıdır. Söz konusu hususlara dikkat edilmediği zaman, uygulandığında beklentileri karşılamayan, insanların vicdanlarında karşılık bulmayan, topluma uymayan yasal düzenlemeleri devamlı surette değiştiren bir ülke hâline gelinmektedir.
Öte yandan, asla, Batı medeniyetinin veya Avrupa Birliği’nin yapıcı ve olumlu yönlerine karşı olamayız. Ancak millî duruşumuzu bozan, ahlak anlayışımızı, toplumsal değerlerimizi ve aile yapımızı tahrip eden dejenere hususlara karşı dikkatli olunması gerekmektedir.
Bunun bariz örneklerinden biri de kıta Avrupa hukukunda yer almayan ve Türk Ceza Kanunu’ndan da çıkarılan zina suçudur. Evlilik birliği içerisinde eşlere yüklediği sadakatin ihlali olan zina, toplumun temelini oluşturan ailede nesebin korunması amacıyla suç kabul edilmişti. Neredeyse tamamı Müslüman olan bir ülkede, toplumsal hassasiyetler ve ahlakî değerler yönüyle, bu konudaki değişikliklerin özellikle aile yapımız ve geleneksel örf ve adetlerimiz üzerinde önemli etkileri olduğu yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.
Özellikle genç kuşaklar tarafından eski moda, zorunluluk ve lüzumsuz olarak kabul edilmeye başlayan gelenekler, toplumsal dayanışmayı sağlayan, ortak değerleri canlı tutan ve bireye aidiyet hissi veren en güçlü bağken, bilinçli ve sistematik bir şekilde unutturulmaya çalışılmaktadır. Geleneklerini, örf ve adetlerini, kimliğini, kültürel hafızasını kaybeden bir toplum, dünyada zayıf ve savunmasız kalır.
Tarih tekerrürden ibarettir, gerek toplumsal gelenekleri, gerekse devlet geleneğimize sıkı sıkıya sahip çıkmak, hatırlamak devam ettirmek tekrarlanan her türlü vakada geçmişte de gösterilen doğru tepkiyi, toplumsal kenetlenmeyi beraberinde getirir, idarecilere güveni artırır.
Sonuç olarak gelenekler, bir milletin, toplumun hayatında, hatta devlet yönetiminde önemli bir yer tutmaktadır. Millet ve devlet olarak millî ve manevî değerlerimizi korumak, kültürümüzü yaşatmak, değerlerimizi gelecek nesillere aktarmak şiarımız olmalıdır. Çünkü geleneklerini kaybeden bir millet, zamanla kendi kimliğini kaybetme ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!