Son günlerde Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı olarak görev yapan Mehmet Uçum tarafından yapılan erken seçim tarihine ilişkin değerlendirmeler ve hemen ardından Devlet Bahçeli'nin bu konuda verdiği mesajlar, Türk siyasetinde uzun süredir devam eden bir tartışmayı yeniden gündemin merkezine taşıdı. İlk bakışta teknik bir seçim takvimi meselesi gibi görünen bu tartışma, aslında iktidarın önündeki en önemli stratejik sorunlardan biriyle doğrudan bağlantılı görünüyor: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yeniden adaylığının nasıl sağlanacağı.
Mevcut anayasal düzen içerisinde Erdoğan'ın bir kez daha aday olabilmesinin iki temel yolu bulunuyor. Birincisi anayasa değişikliği. İkincisi ise Meclis'in seçimlerin yenilenmesine karar vermesi. Son dönemde yaşanan gelişmelere bakıldığında, iktidar cephesinin ağırlığı giderek ikinci seçeneğe verdiği yönündeki yorumlar güçleniyor.
Bunun en önemli nedeni Meclis aritmetiğindeki istikrarsızlık. Son yıllarda milletvekili transferleri, partiler arası kopuşlar, yeni oluşumlar ve ittifak ilişkilerindeki değişimler nedeniyle TBMM'deki sayısal denge sürekli hareket ediyor. Bugün elde edilen çoğunluğun birkaç ay sonra aynı şekilde korunup korunamayacağı bile kesin değil. Böyle bir tabloda anayasa değişikliği gibi yüksek nitelikli çoğunluk gerektiren bir hedefe odaklanmak, iktidar açısından giderek daha maliyetli ve daha belirsiz bir tercih haline geliyor.
Üstelik anayasa değişikliği için yalnızca sayısal çoğunluk yeterli değil. Böyle bir süreç, doğal olarak uzun müzakereleri, pazarlıkları ve kamuoyunda yoğun tartışmaları beraberinde getiriyor. Bu da iktidarın kontrol etmekte zorlanabileceği yeni siyasi başlıkların ortaya çıkmasına neden olabilir. Anayasa değişikliği tartışmaları başladığında sadece adaylık konusu değil; kuvvetler ayrılığı, yargı düzeni, yerel yönetimler ve parlamenter sistem gibi çok sayıda farklı konu da yeniden gündeme taşınacaktır.
Tam da bu noktada DEM Parti faktörü öne çıkıyor.
Siyasi kulislerde uzun süredir anayasa değişikliği için gerekli çoğunluğun ancak DEM Parti'nin desteğiyle sağlanabileceği konuşuluyor. Fakat bu ihtimal hem iktidar hem de Cumhur İttifakı açısından ciddi siyasi riskler içeriyor. Çünkü özellikle milliyetçi seçmen tabanında böyle bir iş birliğinin nasıl karşılanacağı belirsiz. Cumhur İttifakı'nın temel bileşenlerinden biri olan MHP'nin seçmen tabanı açısından da bu konu son derece hassas.
Bu nedenle iktidarın önceliğinin anayasa değişikliği yapmak değil, anayasa değişikliğine ihtiyaç bırakmayacak bir siyasi formül üretmek olduğu düşünülebilir.
İşte erken seçim tartışmalarının anlamı da burada ortaya çıkıyor.
Eğer Meclis belirli bir tarihte seçimlerin yenilenmesine karar verirse, Cumhurbaşkanı'nın yeniden adaylığının önü açılmış oluyor. Bu durumda anayasa değişikliği gerekmiyor. Referandum gerekmiyor. Uzun ve yıpratıcı pazarlık süreçleri gerekmiyor. En önemlisi de DEM Parti'nin desteğine mutlak bağımlılık ortadan kalkıyor.
Mehmet Uçum'un seçim takvimine ilişkin yaptığı değerlendirmeler ile Devlet Bahçeli'nin ardından gelen açıklamaları bu çerçevede okunduğunda farklı bir anlam kazanıyor. Tartışılan şey yalnızca seçimlerin ne zaman yapılacağı değil; adaylık meselesinin hangi yöntemle çözüleceği olabilir.
Burada dikkat çekici olan nokta, iktidar cephesinin son dönemde kullandığı dil. Bir süre önce anayasa değişikliği tartışmaları daha yoğun şekilde gündemde tutulurken, son haftalarda erken seçim senaryolarının daha görünür hale geldiği gözleniyor. Bu değişim tesadüf olmayabilir. Çünkü siyaset çoğu zaman ideolojik tercihlerden çok matematiksel gerçeklikler tarafından şekillendirilir.
Bugünün Meclis tablosunda anayasa değişikliği için gerekli çoğunluğu garanti etmek oldukça zor görünüyor. Buna karşılık seçimlerin yenilenmesi yönünde oluşturulacak bir çoğunluk çok daha ulaşılabilir bir hedef olarak değerlendirilebilir. Üstelik bu yöntem, iktidarın kendi seçmenine anlatmakta daha az zorlanacağı bir siyasi çerçeve de sunuyor. Konu "anayasa değiştirerek adaylık sağlamak" değil, "milletin önüne yeniden gitmek" olarak ifade edilebilir.
Elbette bu senaryonun önünde de çeşitli engeller bulunuyor. Muhalefetin tavrı, ekonomik koşullar, kamuoyu eğilimleri ve ittifak ilişkilerinin geleceği belirleyici olacaktır. Ancak mevcut gelişmeler, iktidarın önceliğinin artık anayasa değişikliği için geniş ve kırılgan bir uzlaşma zemini kurmak değil; seçim takvimi üzerinden daha kontrollü bir çözüm üretmek olabileceğini düşündürüyor.
Bu nedenle Mehmet Uçum'un açıklamalarını ve Devlet Bahçeli'nin verdiği mesajları yalnızca seçim tarihi tartışması olarak okumak eksik kalabilir. Asıl mesele, Erdoğan'ın yeniden adaylığının hangi siyasi ve hukuki mekanizma üzerinden gerçekleştirileceğidir.
Belki de son günlerde yapılan açıklamalar, yeni anayasa tartışmalarının değil, yeni bir seçim takviminin işaret fişekleri olarak görülmelidir. Çünkü siyasette bazen en önemli tartışma görünen konu değildir. Görünen tartışmanın arkasındaki stratejik hedef, asıl hikâyeyi anlatır. Bugün Ankara'da konuşulan erken seçim tarihi de büyük ihtimalle böyle bir hikâyenin parçasıdır. Buradaki temel amaç, sürekli değişen Meclis aritmetiğinin yarattığı belirsizliklerden uzaklaşmak, anayasa değişikliği denklemindeki riskleri azaltmak ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yeniden adaylığını daha yönetilebilir bir siyasi zeminde garanti altına almak olabilir. Bu açıdan bakıldığında seçim tarihi tartışması, takvimden çok stratejiyle ilgilidir.
