Anadolu'nun Kadın Evliyaları

Fatma Bacı’dan Karyağdı Hatun’a uzanan hafıza, Anadolu’nun manevî tarihinin yalnız erkeklerden oluşmadığını hatırlatıyor.

 

Anadolu’nun manevî haritasına dikkatle bakıldığında yalnız ‘baba’, ‘dede’ ve ‘sultan’ adları görülmez. Köy yollarında, şehir içlerinde ve eski dergâhların çevresinde ‘ana’, ‘bacı’, ‘hatun’ ve ‘kızlar’ diye anılan çok sayıda makam ve türbe vardır. Bu adlar, tarih kitaplarında birkaç satıra sığan kadınların halk hafızasında ne kadar geniş bir yer tuttuğunu gösterir.

Bu hafızanın en güçlü simgelerinden biri Bacıyân-ı Rûm’dur. Âşıkpaşazâde’nin Anadolu’daki toplumsal zümreler arasında saydığı ‘Anadolu Bacıları’nın nasıl bir teşkilât olduğu bugün de tartışmalıdır. Fakat tartışmanın kendisi bile önemlidir: On üçüncü yüzyıl Anadolu’sunda kadınların üretim, dayanışma, misafir ağırlama ve tasavvuf çevreleri içinde görünür olduğuna dair güçlü bir hatıra vardır.

“Anadolu’nun evliya hafızası yalnız erkeklerden oluşmaz; ana, bacı ve hatun adları da bu haritanın kurucu işaretleridir.”

 

Fatma Bacı ile Kadıncık Ana’nın kimlikleri, tarihî çalışmalarla Bektaşî menkıbelerinde bazen birleşir, bazen birbirinden ayrılır. Kesin olan şudur: Kadıncık Ana, Hacı Bektaş Velî çevresindeki anlatıların edilgen bir konuğu değildir. Velâyetnâme geleneğinde Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelişini manevî olarak ilk fark edenlerden biri odur; Sulucakarahöyük’te onu misafir eder. Âşıkpaşazâde ise Hacı Bektaş’ın manevî mirasını Hatun Ana’ya emanet ettiğini ve türbesini onun yaptırdığını aktarır. Bu rivayetler doğrudan tarih belgesi sayılamaz; fakat yolun devamında bir kadına kurucu rol verildiğini açıkça gösterir.

Ankara’nın merkezindeki Karyağdı Hatun Türbesi başka türden bir hafıza taşır. Karyağdı Hatun’un hayatı hakkında kesin bilgiler çok azdır; türbenin kitabesi yapıyı 1577–1578 yıllarına tarihler. Buna rağmen halk onu ‘Yedi İffetli Kadın’ arasında anmış, türbesini özellikle kadınların dilek ve şükür mekânlarından biri hâline getirmiştir. Burada tarihî biyografinin boş bıraktığı yeri ziyaret, dua, adak ve kuşaktan kuşağa aktarılan hikâyeler doldurur.

Afyonkarahisar’daki Kadınana Türbeleri ise kutsallık ile kamusal hizmet arasındaki bağı hatırlatır. Yerel anlatıda Asiye Hatun, Melek Peyker ve Naime Gevher Hanım’ın şehir halkı için mezarlık, su yolları, köprüler ve altyapı hizmetlerine katkıda bulunduğu söylenir. Onların hatırası yalnız olağanüstü kerametlerle değil, bir şehrin gündelik hayatını kolaylaştıran emekle yaşamıştır. Anadolu irfanında hizmetin de bir velâyet dili olabileceğini bundan daha açık ne gösterebilir?

Elbette türbe, rivayet ve tarihî belge aynı şey değildir. Kadıncık Ana hakkındaki anlatılar yüzyıllar sonra yazıya geçirilen menkıbe metinleriyle; Karyağdı Hatun’un hatırası ise büyük ölçüde yerel inanç ve ziyaret kültürüyle taşınmıştır. Bazı kimlikler birbirine karışmış, bazı hayatların gerçek ayrıntıları kaybolmuştur. Fakat menkıbeleri bütünüyle değersiz saymak da eksik bir okumadır. Çünkü onlar, toplumun hangi davranışları örnek kabul ettiğini anlatır.

Bu kadınların hatırasında üç kelime öne çıkar: emanet, sofra ve hizmet. Emanet, manevî yolun devamını; sofra, dayanışmayı ve misafirperverliği; hizmet ise inancın şehir hayatında görünür olmasını temsil eder. Böyle bakıldığında kadın evliyalar, Anadolu tasavvufunun kenarında duran sessiz figürler değil, toplumsal hafızayı kuran kişiler hâline gelir.

Belki de asıl soru şudur: Bu kadınları yalnız türbelerin sessizliğinde mi bırakacağız, yoksa Anadolu’nun kuruluş, dayanışma ve hizmet tarihinde hak ettikleri yere mi koyacağız? Onlar sessiz değildi. Bazen bir dergâhın sofrasında, bazen bir su yolunda, bazen de yüzyıllardır ziyaret edilen küçük bir türbede konuşmaya devam ettiler. Biz, o sesi yeterince dinlemiyorduk.