
Cezaevlerinde sistematik işkencelere tabi tutulduğu, dengeli! Ve adaletli! olsun diye bir sağdan bir soldan onlarca idamlar yapılmıştır.
Ülkücüler devlet yanlısı ve çoğu zaman polis ile birlikte hareket ettikleri halde, yine aynı devlet tarafından işkence ve ağır cezalara çarptırılmış olmalarının şokunu ve travmasını hala üzerlerinden atabilmiş değiller.

12 Eylül tutuklu ve hükümlülerinin yer aldığı Ulucanlar, Mamak, Diyarbakır gibi cezaevlerinde hapsedilen solcu, sağcı, Kürtçü ve Apocu mahkumlara ağır işkenceler yapılmış, mahkumların hafızalarında hiç çıkmayacak acıların ve derin travmaların yer emesine neden olunmuş. Cezaevlerinde bu kötü muamelelere maruz kalan Kürt gençler devam eden yıllarda PKK’nın insan kaynağını oluşturmuştur.
Türkiye tarihinde önemli bir yeri bulunan 12 Eylül askeri darbesi, darbe öncesi ve sonrası, kutuplaştırılmalara maruz kalan solcu, sağcı, sunni, alevi, İslamcı, Kürtçü, Türkçü, Devrimci, Ülkücü gibi çok çeşitli sosyal, siyasal ve ideolojik dinamiklerin ülkemizde ne hale getirildiği tarihten ve yaşanılanlardan ders alma ve bu güne ışık yutması adına üzerinde önemle durulması gerekir.
Müteakip bölümlerde diğer grupları da ele alabileceğimizi belirtmekle birlikte, bu bölümde milliyetçi, muhafazakar ve Ülkücü kesimlerin dünkü ülkeleri uğruna dün yaşadıkları ile bugünkü reel durumları arasındaki bariz mesafe farkına bizzat yaşadıklarım ve gözlemlerime dayalı olarak yaptığım tespitlerden dikkat çekilecektir.
….
Ben 1976 yılında ortaokulu bitirdikten sonra askeri liseye gittiğim için, o dönem çok canlı ve hareketli olan Türkiye’nin sosyal ve siyasi durumdan kopmuş olduğumu söyleyebilirim. Ancak haberlerden, gazetelerden günlük olayları takip edebiliyor, ayrıca izinlerde eş dost ve akrabalarla olan temaslarımda, ülkenin siyasi ve sosyal gerginlikleri hakkında yapılan sohbetlerden de kısmen takip edebiliyordum.
,,,,
Okul idaresinin dışardaki siyasi kutuplaşmalardan öğrencinin etkilenmemesi için hassasiyet gösterdiği tutum ve davranışlarından anlayabiliyorduk. Bununla birlikte, sınıf arkadaşlarımızın kendi aralarında az çok ve genelde sağ sol siyasi gruplaşma içinde olduklarını, bu doğrultuda kısıtlı maddi imkanlarla da olsa, o günlerin başlıca(sağ-sol) gazeteleri olan Tercüman ve Cumhuriyet gazetelerini her sınıfa getirilmesi sağlanıyordu.
Okulda siyaset ve siyaset bazlı gruplaşmalar kesinlikle yasak olmasına rağmen, ülkedeki siyasi ve sosyal bölünmüşlüğün sadece bizim okulla sınırlı olmadığı, tüm askeri okullara da yansıdığı anlaşılıyordu. Bu yansımanın okul içindeki tezahürü olarak, sağcı-ülkücü baskın grubu içinde sunni meşrepli arkadaşların, solcu-devrimci baskın grubu içerisinde ise alevi meşrepli arkadaşların yer aldığı belirgin olarak gözlemleniyordu.
Ben sağcı-ülkücü grup içerisindeydim biraz da aktif bir durumum vardı. Bu aktiflik içerisinde, derse giren öğretmenleri fikri misyonumuza matuf konuşturmaya yönelik uygun sorular sormak, Tercüman gazetesinin günlük olarak sınıflara gelmesini sağlamak, tatil zamanı gelince ve öğrenciler memleketlerine giderken, yine harçlıklarımızdan biriktirdiğimiz sınırlı imkanlarımızla kitapçılardan aldığımız milliyetçi-ülkücü minvaldeki kitapları okumaları için kendilerine hediye etmek vardı.
Haliyle solcu-devrimci arkadaşlarımızın da benzer gayretler içerisinde olduklarını gözlemleyebiliyorduk. Türkiye’nin genel atmosferinin ve okuduğumuz gazetelerin etkisinde kalarak solcu arkadaşlarla aramızda az çok, belli belirsiz bir mesafelerde oluşuyordu.
…
Her yıl yaz tatili içerisinde 1 ay kadar süren askeri öğrenci kampları vardı. Bu kamplarda ve bize yakın konumda Tıp fakültelerinde ve diğer okullarda askeri öğrenci olarak okuyan, bizden 3-5 yaş büyük liseden sonra bu okullara girmiş ve fikri seviyesi yüksek Fakülte Yüksek Okulu(FYO) öğrencileri vardı. Bazı akşamlar söyledikleri marşlar ta bizim kamp bölgesinden de duyuluyordu. Bizde sıkı bir disiplin varken onların o gün için toplu siyasi marşlar söylemelerine bir anlam veremezdik. Bazı akşamlar biz 3-5 arkadaş ya onların yanına gider ya da onlardan birkaç kişi bizim yanımıza gelir, bize milliyetçilik ve ülkücülükle ilgili temel kavramları anlatırlardı.
Bu kapsamda, İlahi Kelimetullah, Nizamı Alem, Kızıl elma, ülkücülük, milliyetçilik, Turancılık. Nedir? Biz niye milliyetçi ve ülkücüyüz, niye komünizme karşıyız? gibi konu ve kavramlarla güncel olaylar hakkında yorum ve sohbetler yaparlardı.

Bu ders ve sohbet yapanlardan Adanalı ve tıp fakültesi son sınıfta okuyan birisi vardı. Konuşması, sesi, fikri derinliği çok iyiydi. İlayı kelimetullah ve nizamı alem kavramlarını, bireyden dünyaya, mikrodan makro alemlere kadar izahlarını ikna edici niteliklerde uyumluluk ve bütünlük içerisinde anlatımları vardı. Onu dinlerken, onun 20-30 yıl sonraki geleceğinde hatırı sayılır bir konumda ve hatırı sayılır bir lider olabileceğini tahayyül ederdim.
Meslek hayatına atıldıktan sonra bende derin izler bırakan bu kişiyle çok seyrekte olsa arada bir telefonla görüştüğüm de olmuştu. O kamp günlerinden yaklaşık 40 yıl geçtikten ve bende emekli olduktan sonra, sosyal hayatta ne yapabilirim arayışı içerisinde bulunurken, birkaç sefer yüz yüze uzun uzun sohbet etme imkanım oldu. Amacım onun 40 yıl önceki “İlahi kelimetullah ve nizamı alem” misyonunda nerede olduğunu görmek, bu misyona uygun gayretlerde onunla birlikte bulunmaktı.
….
Onu, Prof.Dr. olarak emekli olmuş özel hastanelerde mesleği olan doktorluğa devam devam eden birisi olarak buldum. O kamp günlerinde kendisi için düşündüğüm tahayyülümü söyledim ve o tahayyülümü kendisinde bulamadığımı da belirttim. O da dünya hali, cari durum imkan ve fırsatlar gibi açıklamalar yaptı. İlahi Kelimetullah, Nizamı alem, Kızıl elma, Turan gibi kavram ve anlamlardan fikren ve fiilen çok uzaklaşmış olduğunu gözlemlemekle birlikte, 2010-2020’li yıllarda ülkücülüğün ve milliyetçiliğin siyasette, devlet yönetiminde ve özel sektörde kendine açtığı geniş imkan ve fırsatlardan da yararlanmaya devam ettiğini gördüm.
Bizzat yaşadığım bu anlattığım somut örneği doğrulayacak nitelikte daha başka ve çok sayıda gözlemlerim de oldu. İşin doğrusu, bir zamanlar Türkeş ve arkadaşlarının liderliğinde çok iddialı, çok dinamik o günlerde neredeyse Türk gençliğinin 2/3 ünü motive eden ve hareket ettiren bir hareketin, günümüzde içinde bulunduğu fikri ve fiili hareketsizlik, hatta irtifa kaybına uğramış hali tam bir tezat oluşturmaktaydı.
Son dönemde ülkücü camiada yaptığım gözlemlerde, Osmanlının yıkılış sürecinde devletin ve Milletin sosyolojisine hakim olan “bizden adam olmaz” karamsarlığının bir benzerini maalesef üzülerek gözlemlediğimi belirtmek isterim. Bunun üzerine acaba gençliğimde ülkücülük adına gördüğüm kavram ve anlamlarda yanılmış mıyım sorusuna cevap bulmak adına, konuyu kavramsal ve olgusal düzeyde bir kere daha ve yakından incelemeye karar verdim.
Bir sonraki bölüm(3)de bu konuyu daha yakından ele almayı düşünüyorum.
Haşim EFE
Eylül 2026
